top of page

Enflasyon



Eğer havyar arzı patates arzı kadar bol olsaydı, havyarın fiyatı — yani havyar ile para arasındaki veya havyar ile diğer mallar arasındaki değişim oranı — önemli ölçüde değişirdi. Böyle bir durumda biri, havyarı bugün elde etmek için katlanması gereken fedakârlıktan çok daha küçük bir fedakârlık karşılığında elde edebilirdi. Aynı şekilde, para miktarı artırıldığında para biriminin satın alma gücü azalır ve bu paranın bir birimiyle elde edilebilecek mal miktarı da azalır.


16. yüzyılda Amerika'nın altın ve gümüş kaynakları keşfedilip işletilmeye başlandığında, değerli metallerin muazzam miktarları Avrupa'ya taşındı. Para miktarındaki bu artışın sonucu, Avrupa'da fiyatların genel olarak yükselmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkması oldu. Aynı şekilde bugün bir hükümet para miktarını artırdığında bunun sonucu, para biriminin satın alma gücünün düşmeye başlaması ve dolayısıyla fiyatların yükselmesidir. Buna enflasyon denir.


Ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi diğer ülkelerde de bazı insanlar enflasyonun nedenini para miktarındaki artışa değil, fiyatlardaki yükselişe bağlamayı tercih etmektedir.


Bununla birlikte, fiyatlar ile para miktarı arasındaki, yani para ile diğer mallar, emtialar ve hizmetler arasındaki değişim oranına ilişkin ekonomik açıklamaya karşı hiçbir zaman ciddi bir itiraz ortaya konmamıştır. Günümüzün teknolojik koşullarında, üzerine belirli parasal miktarların basıldığı kâğıt parçalarını üretmekten daha kolay bir şey yoktur. Bütün banknotların aynı boyutta olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde hükümetin bin dolarlık bir banknotu basması, bir dolarlık bir banknotu basmasından daha pahalı değildir. Bu, aynı miktarda kâğıt ve mürekkep gerektiren basit bir baskı işlemidir.


18. Yüzyılda banknot çıkarma ve bu banknotlara yasal ödeme aracı niteliği kazandırma — yani altın ve gümüş paraların değişim işlemlerinde kabul edildiği şekilde bunların da kabul edilmesi hakkını verme — yönündeki ilk girişimler yapıldığında, hükümetler ve milletler bankacıların yoktan servet yaratmalarını sağlayan gizli bir bilgiye sahip olduklarına inanıyorlardı. 18. yüzyıl hükümetleri mali güçlüklerle karşılaştıklarında, bütün bu güçlüklerden kurtulmak için ihtiyaç duydukları şeyin mali yönetimin başına getirilecek zeki bir bankacı (maliyeci) olduğunu düşünüyorlardı.


Fransız Devrimi'nden birkaç yıl önce, Fransa krallığı mali sıkıntı içindeyken, Fransa kralı böyle zeki bir bankacı aradı ve onu yüksek bir makama atadı. Bu adam, o zamana kadar Fransa'yı yönetmiş insanların her bakımdan tam tersiydi. Her şeyden önce Fransız değil, bir yabancıydı. Bu kişi Cenevre’den gelen İsviçreli Jacques Necker'dir. İkinci olarak aristokrasinin bir üyesi değil sıradan biriydi. Ve 18. yüzyıl Fransa'sında daha da önemli olan bir başka husus vardı: Katolik değil, Protestandı. Böylece ünlü Madame de Staël'in babası Mösyö Necker maliye bakanı oldu ve herkes onun Fransa'nın mali sorunlarını çözeceğini bekliyordu. Fakat Mösyö Necker'in sahip olduğu yüksek güvene rağmen kraliyet hazinesi boş kalmaya devam etti. Necker'in en büyük hatası, vergileri artırmadan İngiltere'ye karşı bağımsızlık savaşı veren Amerikan kolonilerine yardımı finanse etmeye çalışmasıydı. Bu, Fransa'nın mali sorunlarını çözmenin kesinlikle yanlış yoluydu.


Bir hükümetin mali sorunlarını çözmenin gizli bir yolu yoktur; paraya ihtiyacı varsa bu parayı vatandaşlarını vergilendirerek elde etmek zorundadır (veya özel koşullar altında, paraya sahip olan insanlardan borç almak zorundadır). Fakat birçok hükümetin, hatta çoğu hükümetin, ihtiyaç duyduğu parayı elde etmenin başka bir yöntemi olduğunu düşündüğünü söyleyebiliriz: Basitçe para basmak.


Hükümet yararlı bir şey yapmak istiyorsa — örneğin bir hastane inşa etmek istiyorsa — bu proje için gerekli parayı bulmanın yolu vatandaşları vergilendirmek ve hastaneyi vergi gelirleriyle inşa etmektir. Böylece özel bir "fiyat devrimi" meydana gelmez; çünkü hükümet hastanenin inşası için para topladığında, vergileri ödeyen vatandaşlar harcamalarını azaltmak zorunda kalırlar. Bireysel vergi mükellefi ya tüketimini, ya yatırımlarını ya da tasarruflarını kısıtlamak zorunda kalır. Hükümet, piyasada bir alıcı olarak bireysel vatandaşın yerini alır: vatandaş daha az satın alırken hükümet daha fazla satın alır. Hükümet elbette her zaman vatandaşların satın alacağı malların aynısını satın almaz; ancak genel olarak hükümetin hastane inşa etmesi nedeniyle fiyatlarda bir artış meydana gelmez.


Hastane örneğini özellikle seçiyorum; çünkü insanlar bazen "Hükümetin parasını iyi amaçlar için mi yoksa kötü amaçlar için mi kullandığı fark eder" derler. Ben burada hükümetin bastığı parayı her zaman mümkün olan en iyi amaçlar için kullandığını — hepimizin hemfikir olduğu amaçlar için harcadığını — varsaymak istiyorum. Çünkü enflasyon dediğimiz sonuçlara yol açan şey paranın nasıl harcandığı değil, hükümetin bu parayı nasıl elde ettiği ve bugün dünyadaki insanların çoğunun zararlı olarak gördüğü sonuçları doğuran şeyin bu olduğudur.


Örneğin hükümet, enflasyon yaratmadan, vergilerden elde ettiği parayı yeni çalışanlar istihdam etmek veya hâlihazırda kamu hizmetinde bulunanların maaşlarını artırmak için kullanabilir. Böylece maaşları artırılan bu insanlar daha fazla satın alma imkânına sahip olurlar. Hükümet vatandaşları vergilendirip bu parayı kamu çalışanlarının maaşlarını artırmak için kullandığında, vergi ödeyenlerin harcayabileceği para azalırken kamu çalışanlarının harcayabileceği para artar. Genel olarak fiyatlar yükselmez.


Fakat hükümet bu amaç için vergi parasını kullanmaz ve bunun yerine yeni basılmış para kullanırsa, bu, bazı insanların artık daha fazla paraya sahip olması, diğer bütün insanların ise yeni para basılmadan önce sahip oldukları kadar paraya sahip olması anlamına gelir. Böylece yeni basılan parayı alanlar, daha önce piyasada alıcı olan diğer insanlarla rekabet etmeye başlarlar. Piyasada daha önce olduğundan daha fazla mal bulunmadığı hâlde daha fazla para vardır ve artık bazı insanlar (yeni basılan parayı alanlar) bugün düne kıyasla daha fazla satın alma gücüne sahiptir. Dolayısıyla aynı miktardaki mallara yönelik ek bir talep ortaya çıkar. Bu nedenle fiyatlar yükselme eğiliminde olacaktır. Bundan yeni basılan para ne amaçla kullanılırsa kullanılsın kaçınılamaz.


Daha da önemlisi, fiyatların yükselme eğilimi adım adım gelişir; bu "fiyat genel seviyesi" olarak adlandırılan şeyin genel bir yukarı hareketi değildir. "Fiyat genel seviyesi" şeklindeki mecazi ifade asla kullanılmamalıdır.


İnsanlar "fiyat seviyesi"nden söz ettiklerinde, miktarındaki artış veya azalışa göre yükselen ya da düşen bir sıvının seviyesini düşünürler; bir tanktaki sıvı gibi, bu sıvının seviyesi her zaman eşit biçimde yükselir. Fakat fiyatlarda böyle bir "seviye" yoktur. Fiyatlar aynı ölçüde ve aynı anda değişmez. Her zaman diğer fiyatlardan daha hızlı değişen, daha hızlı yükselen veya düşen fiyatlar vardır. Ve bunun bir nedeni vardır.


Para arzına eklenen yeni parayı alan bir hükümet çalışanını düşünün. İnsanlar bugün dün satın aldıkları malların tam olarak aynısını aynı miktarlarda satın almazlar. Hükümetin bastığı ve piyasaya sürdüğü ek para bütün malların ve hizmetlerin satın alınmasında kullanılmaz. Belirli malların satın alınmasında kullanılır; bu malların fiyatları yükselirken diğer malların fiyatları yeni para piyasaya sürülmeden önceki seviyelerinde kalmaya devam eder. Dolayısıyla enflasyon başladığında, toplum içindeki farklı gruplar bu enflasyondan farklı biçimlerde etkilenirler. Yeni parayı ilk alan gruplar geçici bir avantaj elde ederler.


Hükümet bir savaş yürütmek amacıyla enflasyon yarattığında (para arzını artırdığında) mühimmat satın almak zorundadır ve basılan parayı ilk alanlar mühimmat sanayileri ile bu sanayilerde çalışan işçilerdir. Bu gruplar artık çok avantajlı bir konumdadır. Daha yüksek kârlar ve daha yüksek ücretler elde ederler; işleri hareketlenir. Neden? Çünkü ek parayı ilk alanlar onlardır. Artık ellerinde daha fazla para olduğundan alışveriş yapmaktadırlar. Mühimmat üreticileri, satın almak istedikleri malları üreten ve satan diğer insanlardan mal satın alırlar.


Bu diğer insanlar ikinci grubu oluşturur. Bu ikinci grup da enflasyonun ticaret açısından çok iyi olduğunu düşünür. Neden öyle olmasın ki? Daha fazla satış yapmak harika değil midir? Örneğin bir mühimmat fabrikasının yakınındaki restoranın sahibi şöyle der: "Gerçekten harika! Mühimmat işçilerinin artık daha fazla parası var; eskisinden çok daha fazla işçi var; hepsi benim restoranıma geliyor ve bundan çok memnunum." Başka türlü hissetmesi gerektiğini düşünmesi için herhangi bir neden görmez.


Durum şudur: Parayı ilk alan insanların gelirleri artık daha yüksektir ve hâlâ piyasanın önceki durumuna, enflasyonun başlamasından hemen önceki koşullara karşılık gelen fiyatlardan birçok mal ve hizmet satın alabilirler. Dolayısıyla son derece avantajlı bir konumdalardır. Böylece enflasyon toplumun bir grubundan diğerine adım adım ilerler. Yaratılan yeni parayı enflasyonun erken aşamalarında alan herkes bundan faydalanır; çünkü para ile mallar arasındaki değişim oranının hâlâ önceki aşamaya karşılık geldiği fiyatlardan bazı malları satın alabilmektedirler.


Fakat bu ek paranın kendilerine ulaşması çok, çok daha uzun süren başka toplum kesimleri de vardır. Bu insanlar dezavantajlı bir konumdadır. Ek para kendilerine ulaşmadan önce, satın almak istedikleri bazı mallar — hatta neredeyse bütün mallar — için eskisinden daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalmışlardır; buna karşılık gelirleri aynı kalmıştır veya fiyatlardaki artışla orantılı biçimde yükselmemiştir.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri gibi bir ülkeyi düşünün; bir taraftan enflasyon mühimmat işçilerini, mühimmat sanayilerini ve silah üreticilerini desteklerken, diğer taraftan toplumun başka kesimleri üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Enflasyondan en büyük zararı görenler ise öğretmenler ve din adamları olmuştur.


Bildiğiniz gibi din adamı, Tanrı'ya hizmet eden ve para hakkında fazla konuşmaması gereken mütevazı bir kişidir. Öğretmenler de aynı şekilde kendilerini adamış insanlardır ve maaşlarından ziyade gençleri eğitmeyi düşünmeleri beklenir. Dolayısıyla öğretmenler ve din adamları enflasyon tarafından en ağır şekilde cezalandırılan gruplar arasında yer almıştır; çünkü çeşitli okullar ve kiliseler, bu fedakâr insanların maaşlarının artırılması gerektiğini en son fark eden kurumlar olmuştur. Kilise yöneticileri ve okul yönetimleri nihayet bu insanların maaşlarının da artırılması gerektiğini fark ettiklerinde, daha önce uğradıkları kayıplar artık çoktan gerçekleşmiş ve kalıcı olmuştur.


Uzun bir süre boyunca eskisinden daha az satın almak, daha kaliteli ve pahalı gıdaları tüketmeyi azaltmak ve giysi alımlarını kısmak zorunda kaldılar; çünkü fiyatlar çoktan yukarı doğru uyum sağlamıştı, gelirleri, yani maaşları ise henüz artırılmamıştı. (Bu durum, en azından öğretmenler açısından bugün önemli ölçüde değişmiştir.)

Dolayısıyla toplumda her zaman enflasyondan farklı biçimlerde etkilenen farklı gruplar vardır. Bazıları için enflasyon o kadar da kötü değildir; hatta enflasyonun devam etmesini isterler, çünkü bundan ilk kâr elde edenler onlardır. Bir sonraki derste, enflasyonun sonuçlarındaki bu eşitsizliğin enflasyona yol açan siyaseti nasıl hayati biçimde etkilediğini göreceğiz.


Enflasyonun yarattığı bu değişimler sonucunda avantaj elde eden ve doğrudan kazanç sağlayan gruplar ortaya çıkar. Burada "vurgunculuk" kelimesini bu insanlara yönelik bir suçlama olarak kullanmıyorum; çünkü suçlanacak biri varsa, enflasyonu başlatan hükümettir. Enflasyonu destekleyen insanlar her zaman olacaktır; çünkü olup biteni diğer insanlardan daha erken fark ederler. Elde ettikleri özel kazançlar, enflasyon sürecinin zorunlu olarak eşitsiz ilerlemesinden kaynaklanır.


Hükümet, fon toplamanın bir yöntemi olarak enflasyonun, halk tarafından hiçbir zaman sevilmeyen ve uygulanması zor olan vergilendirmeden daha iyi olduğunu düşünebilir. Birçok zengin ve büyük ülkede yasa koyucular, parlamentonun harcamaları artırmaya karar vermesi nedeniyle gerekli olan yeni vergilerin çeşitli biçimlerini aylarca tartışmışlardır. Vergilendirme yoluyla parayı elde etmenin çeşitli yöntemlerini tartıştıktan sonra nihayet şöyle düşünmüşlerdir: Belki de bunu enflasyon yoluyla yapmak daha iyidir.


Fakat elbette "enflasyon" kelimesi kullanılmaz. Enflasyona karar veren ve bu yolda ilerleyen iktidardaki siyasetçi, "Enflasyona doğru ilerliyorum" diye ilan etmez. Enflasyonu gerçekleştirmek için kullanılan teknik yöntemler o kadar karmaşıktır ki ortalama vatandaş enflasyonun başladığını fark etmez.


Tarihin en büyük enflasyonlarından biri Birinci Dünya Savaşı sonrasında Alman İmparatorluğu'nda yaşandı. Savaş sırasında enflasyon o kadar büyük değildi; felakete yol açan savaş sonrasındaki enflasyondu. Hükümet, "Enflasyona doğru ilerliyoruz" demedi. Hükümet merkez bankasından oldukça dolaylı bir biçimde (ticari bankalara devlet tahvili satıp, onların da bu tahvilleri merkez bankasına vererek karşılığında para elde etmesi yoluyla) borçlandı. Hükümetin merkez bankasının parayı nereden bulup teslim edeceğini sormasına bile gerek yoktu. Merkez bankası parayı basıyordu.


Bugün enflasyon teknikleri, çek hesabı parasının bulunması nedeniyle daha da karmaşık hâle gelmiştir. Bu başka bir tekniği içerir, fakat sonuç aynıdır. Kalemin bir hareketiyle hükümet itibari para yaratır ve böylece para ve kredi miktarını artırır. Hükümet yalnızca emri verir ve itibari para ortaya çıkar.


Hükümet başlangıçta bazı insanların bu durumda kaybedenler (zarar görenler) olacağını  ve fiyatların yükselecek olmasını önemsemez. Yasa koyucular, "Bu harika bir sistem!" derler. Fakat bu harika sistemin temel bir zayıflığı vardır: bu sürdürülemez. Enflasyon sonsuza kadar devam edebilseydi, hükümetlere enflasyon yaratmamaları gerektiğini söylemenin hiçbir anlamı olmazdı. Fakat enflasyonla ilgili kesin olan bir şey vardır: Er ya da geç sona ermek zorundadır. Bu, sürdürülemez bir politikadır.


Uzun vadede enflasyon para biriminin çöküşüyle sona erer ve Almanya'da 1923'te olduğu gibi bir felakete dönüşür. 1 Ağustos 1914'te bir dolar 4,20 marktı. Dokuz yıl üç ay sonra, Kasım 1923'te bir dolar 4,2 trilyon marka sabitlenmişti. Başka bir ifadeyle mark artık hiçbir değere sahip değildi.


Birkaç yıl önce ünlü yazar John Maynard Keynes şöyle yazmıştı: "Uzun vadede hepimiz ölüyüz." Ne yazık ki bunun doğru olduğu kesin. Fakat soru şudur: Kısa vade ne kadar kısa veya uzun olacaktır? 18. yüzyılda Madame de Pompadour adlı ünlü bir kadın vardı. Kendisine "Après nous le déluge" ("Bizden sonra tufan") sözünü söyleme şerefi atfedilir. Madame de Pompadour kısa vadede ölecek kadar şanslıydı. Fakat makamındaki halefi Madame du Barry kısa vadeyi atlattı ve uzun vadede giyotinle idam edildi. Birçok insan için "uzun vade" çok hızlı bir şekilde "kısa vade" hâline gelir ve enflasyon ne kadar uzun sürerse "kısa vade" o kadar çabuk gelir.


Kısa vade ne kadar sürebilir? Bir merkez bankası enflasyonu ne kadar süre devam ettirebilir? Muhtemelen insanlar, hükümetin er ya da geç — fakat kesinlikle çok geç olmadan — para basmayı durduracağına ve böylece paranın her biriminin değerini azaltmayı bırakacağına inandığı sürece.


İnsanlar artık buna inanmadıklarında, hükümetin durmaya niyeti olmaksızın para basmaya devam edeceğini anladıklarında, yarın fiyatların bugün olduğundan daha yüksek olacağını kavramaya başlarlar. Bunun üzerine her fiyattan satın almaya başlarlar ve fiyatların öyle yüksekliklere çıkmasına neden olurlar ki parasal sistem çöker.


Dünyanın tamamının gözleri önünde gerçekleşen Almanya örneğini kastediyorum. O dönemde gerçekleşenleri anlatan çok sayıda kitap vardır. (Ben Alman değil, Avusturyalı olmama rağmen her şeyi içeriden gördüm: Avusturya'daki koşullar Almanya'dakilerden çok farklı değildi; diğer birçok Avrupa ülkesindeki koşullar da öyle.) Alman halkı birkaç yıl boyunca enflasyonun yalnızca geçici bir olay olduğuna, yakında sona ereceğine inandı. Neredeyse dokuz yıl boyunca buna inandılar; 1923 yazına kadar. Sonunda şüphe etmeye başladılar. Enflasyon devam ettikçe insanlar parayı ceplerinde tutmak yerine ellerine geçen herhangi bir şeyi satın almanın daha akıllıca olduğunu düşündüler. Ayrıca para borç vermenin doğru olmadığı, tam tersine borçlu olmanın çok iyi bir fikir olduğu sonucuna vardılar. Böylece enflasyon kendi kendisini beslemeye başladı.


Almanya'da bu durum tam olarak 20 Kasım 1923'e kadar devam etti. Kitleler enflasyonla yaratılan paranın gerçek para olduğuna inanmışlardı; fakat sonra koşulların değiştiğini fark ettiler. Alman enflasyonunun son döneminde, 1923 sonbaharında, Alman fabrikaları işçilerine o günün ücretini her sabah peşin olarak ödüyordu. Fabrikaya karısıyla birlikte gelen işçi, aldığı ücretin — aldığı milyonların tamamının — hepsini hemen karısına veriyordu. Kadın da hemen bir dükkâna giderek ne olduğuna bakmaksızın bir şey satın alıyordu. O dönemde çoğu insanın bildiği şeyi o da anlamıştı: Mark bir gecede, bir günden diğerine, satın alma gücünün yüzde 50'sini kaybediyordu. Para, sıcak bir fırındaki çikolata gibi insanların ceplerinde eriyordu. Alman enflasyonunun bu son aşaması uzun sürmedi; birkaç gün sonra bütün kâbus sona erdi: markın hiçbir değeri kalmadı ve yeni bir para birimi kurulmak zorunda kaldı.


"Uzun vadede hepimiz ölüyüz" diyen Lord Keynes, 20. yüzyılın uzun enflasyonist yazarlar zincirinin bir halkasıydı. Bunların hepsi altın standardına karşı yazılar yazdılar. Keynes altın standardına saldırdığında onu "barbarlık kalıntısı" olarak adlandırdı. Bugün insanların çoğu altın standardına geri dönüşten söz etmeyi gülünç bulmaktadır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde "Er ya da geç Amerika Birleşik Devletleri altın standardına geri dönmek zorunda kalacak" derseniz, aşağı yukarı hayalperest biri olarak görülürsünüz.


Bununla birlikte altın standardının muazzam bir üstünlüğü vardır: Bu sistemde para miktarı hükümetlerin ve siyasi partilerin politikalarından bağımsızdır. Üstünlüğü işte budur. Bu, savurgan hükümetlere karşı bir korunma biçimidir. Altın standardı sisteminde bir hükümetten yeni bir şey için para harcaması istendiğinde maliye bakanı şöyle diyebilir: "Parayı nereden bulacağım? Önce bana bu ek harcamanın parasını nasıl bulacağımı söyleyin."


Enflasyonist bir sistemde (sağlam paraya dayalı olmayan bir sistemde) ise siyasetçilerin, hükümet matbaasına ihtiyaç duydukları projeler için istedikleri kadar para sağlaması emrini vermekten daha kolay hiçbir şey yoktur. Altın standardı sisteminde sağlam bir hükümetin halka ve siyasetçilere, ‘Vergileri artırmadığımız sürece bunu yapamayız.’ demek gibi çok daha büyük bir avantajı vardır.


Fakat enflasyonist koşullar altında insanlar hükümeti sınırsız kaynaklara sahip bir kurum olarak görme alışkanlığı edinirler: devlet, hükümet her şeyi yapabilir. Örneğin ülke yeni bir otoyol sistemi istiyorsa hükümetin bunu inşa etmesi beklenir. Fakat hükümet parayı nereden bulacaktır?


Amerika Birleşik Devletleri'nde bugün — hatta geçmişte McKinley döneminde bile — Cumhuriyetçi Parti'nin aşağı yukarı sağlam paradan ve altın standardından yana olduğunu, Demokrat Parti'nin ise enflasyondan yana olduğunu söyleyebiliriz; elbette bu kağıt para enflasyonu değil, gümüşe dayalı bir enflasyondu.


Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nin Demokrat Başkanı Cleveland, 1880'lerin sonunda Kongre'nin felaket yaşamış bir topluluğa yardım etmek için yaklaşık 10.000 dolar verilmesini öngören kararını veto etmişti. Başkan Cleveland vetosunu şu sözleri yazarak gerekçelendirmiştir: "Vatandaşların hükümeti destekleme görevi vardır; hükümetin vatandaşları destekleme görevi yoktur." Bu, para istemek için gelen insanlara göstermek üzere her devlet adamının makamının duvarına yazması gereken bir sözdür.


Bu sorunları basitleştirmek zorunda olduğum için biraz mahcubum. Para sistemi içinde o kadar çok karmaşık sorun vardır ki, eğer meseleler burada anlattığım kadar basit olsaydı bunlar hakkında ciltler dolusu kitap yazmazdım. Fakat temel noktalar tam olarak şunlardır: Para miktarını artırırsanız, para biriminin satın alma gücünü düşürürsünüz. Maddi durumları bundan olumsuz etkilenen insanların hoşuna gitmeyen şey de tam olarak budur. Enflasyondan fayda sağlamayanlar, şikayet edenlerin ta kendileridir.


Eğer enflasyon kötüyse ve insanlar bunun farkındaysa, neden bütün ülkelerde bu neredeyse bir yaşam biçimi hâline gelmiştir? En zengin ülkelerin bazıları bile bu hastalıktan muzdariptir. ABD bugün dünyanın kesinlikle en yüksek yaşam standardına sahip en zengin ülkesidir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri'nde seyahat ettiğinizde enflasyon hakkında ve enflasyonu durdurmanın gerekliliği hakkında sürekli konuşulduğunu görürsünüz. Fakat yalnızca konuşurlar ve harekete geçmezler.


Size bazı gerçekleri sunmak gerekirse: Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Büyük Britanya, sterlini savaş öncesindeki altın paritesine geri döndürdü. Yani sterlini yukarı yönlü yeniden değerledi. Bu, her işçinin ücretinin satın alma gücünü artırdı. Serbest bir piyasada nominal para ücreti (maaşlar) bunu telafi edecek şekilde düşer ve işçilerin reel ücreti bundan zarar görmezdi. Bunun nedenlerini burada tartışacak zamanımız yok. Fakat Büyük Britanya'daki sendikalar, para biriminin satın alma gücü yükselirken parasal ücret oranlarının aşağı doğru ayarlanmasını kabul etmek istemediler. Dolayısıyla bu parasal önlem reel ücretlerin önemli ölçüde yükselmesine neden oldu. Bu İngiltere için ciddi bir felaketti; çünkü Büyük Britanya ağırlıklı olarak sanayileşmiş bir ülkedir ve yaşayabilmek için hammaddelerini, yarı mamul mallarını ve gıda maddelerini ithal etmek, bu ithalatın bedelini ödemek için de mamul mallarını ihraç etmek zorundadır. Sterlinin uluslararası değerindeki artışla birlikte İngiliz mallarının yabancı piyasalardaki fiyatları yükseldi ve satışlar ile ihracat azaldı. Büyük Britanya, fiilen kendisini dünya piyasasının dışına fiyatlamış oldu.


Sendikalar yenilgiye uğratılamadı. Bugün sendikaların gücünü biliyorsunuz. Sendikaların fiilen şiddete başvurma hakkı, daha doğrusu ayrıcalığı vardır. Dolayısıyla bir sendikanın emri, mesela bir hükümet kararnamesinden daha az önemli değildir. Hükümet kararnamesi, uygulanmasını sağlamak için hükümetin zor kullanma aygıtı olan polisin hazır olduğu bir emirdir. Hükümetin emrine uymalısınız; aksi takdirde polisle sorun yaşarsınız.


Ne yazık ki bugün dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde güç kullanma kapasitesine sahip ikinci bir güç daha vardır: işçi sendikaları. İşçi sendikaları ücretleri belirler ve daha sonra bunları, hükümetin asgari ücret belirlemesine benzer biçimde, grev yoluyla zorla kabul ettirirler. Sendika sorununu şimdi tartışmayıp daha sonra ele alacağım. Burada yalnızca sendika politikasının ücret oranlarını serbest piyasada oluşacak seviyenin üzerine çıkarmak olduğunu vurgulamak istiyorum.


Bunun sonucunda potansiyel işgücünün önemli bir bölümü ancak zarar etmeye razı olan kişiler veya sanayiler tarafından istihdam edilebilir. İşletmeler zarar etmeye devam edemeyeceğine göre kepenklerini kapatırlar ve insanlar işsiz kalır. Ücret oranlarının serbest piyasada oluşacak seviyenin üzerine çıkarılması, potansiyel işgücünün önemli bir bölümünün her zaman işsiz kalmasıyla sonuçlanır.


Büyük Britanya'da işçi sendikalarının dayattığı yüksek ücret oranlarının sonucu, yıllarca devam eden kalıcı işsizlik oldu. Milyonlarca işçi işsiz kaldı ve üretim rakamları düşüyordu. Uzmanlar bile şaşkınlık içindeydi. Bu durumda İngiliz hükümeti, vazgeçilmez bir acil durum önlemi olarak gördüğü bir adım attı: para biriminin değerini düşürdü.


Bunun sonucunda sendikaların üzerinde ısrar ettiği ücretlerin satın alma gücü artık eskisiyle aynı değildi. Reel ücretler, yani mal cinsinden ücretler düşürüldü. Artık işçi, nominal ücret oranları aynı kalmasına rağmen, eskiden satın alabildiği kadar çok şey satın alamıyordu. Bu şekilde reel ücret oranlarının serbest piyasa seviyelerine geri döneceği ve işsizliğin ortadan kalkacağı düşünüldü.


Bu devalüasyon önlemi Fransa, Hollanda ve Belçika gibi çeşitli ülkeler tarafından da uygulandı. Hatta bir ülke bu yönteme bir buçuk yıllık süre içinde iki kez başvurdu. Bu ülke Çekoslovakya'ydı. Bu, tabiri caizse sendikaların gücünü gizlice etkisiz hâle getirmenin bir yöntemiydi. Fakat buna gerçek bir başarı diyemezsiniz.


Birkaç yıl sonra halk, işçiler ve hatta sendikalar neler olduğunu anlamaya başladı. Para biriminin değer kaybetmesinin reel ücretlerini düşürdüğünü fark ettiler. Sendikaların buna karşı koyma gücü vardı. Birçok ülkede ücret sözleşmelerine, fiyatlarda meydana gelen artışla birlikte parasal ücretlerin otomatik olarak yükselmesini öngören bir madde koydular. Buna endeksleme denir. Sendikalar artık endekslerin farkındaydı. Dolayısıyla Büyük Britanya hükümetinin 1931'de başlattığı ve daha sonra neredeyse bütün önemli hükümetler tarafından benimsenen bu "işsizliği çözme" yöntemi günümüzde artık işe yaramamaktadır.


1936'da Lord Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı eserinde, 1929 ile 1933 arasındaki dönemin acil durum önlemlerini ne yazık ki bir ilkeye, temel bir politika sistemine dönüştürdü. Bunu fiilen şöyle gerekçelendirdi: "İşsizlik kötüdür. İşsizliğin ortadan kalkmasını istiyorsanız para birimini enflasyona uğratmalısınız."


Keynes ücretlerin piyasa gerçeklerine göre aşırı yüksek kalabileceğini gayet iyi biliyordu. Başka bir deyişle bu ücretler, bir işverenin iş gücünü artırmasını kârlı kılmayacak kadar yüksekti. Dolayısıyla, çalışan nüfusun tamamı açısından bakıldığında da çok yüksek bir seviyedeydi; çünkü sendikaların piyasa koşullarının üzerinde dayattığı ücret seviyeleri nedeniyle, çalışmak ve ücret kazanmak isteyen insanların yalnızca bir kısmı iş bulabiliyordu.


Ve Keynes fiilen şöyle diyordu: "Yıllarca devam eden kitlesel işsizlik elbette son derece rahatsız bir durumdur." Fakat ücret oranlarının piyasa koşullarına göre ayarlanmasını önermek yerine şöyle diyordu: "Eğer paranın değeri düşürülürse ve işçiler bunu fark edecek kadar akıllı değillerse, nominal ücret oranları aynı kaldığı sürece reel ücretlerdeki düşüşe karşı direnç göstermeyeceklerdir." Başka bir ifadeyle Lord Keynes şunu söylüyordu: Bir adam bugün para biriminin değer kaybetmesinden önce aldığı sterlin miktarının aynısını alıyorsa, aslında artık daha az ücret aldığını fark etmeyecektir.


Eski moda bir dille söylersek, Keynes işçileri kandırmayı öneriyordu. Ücret oranlarının piyasa koşullarına göre ayarlanması gerektiğini — çünkü aksi takdirde işgücünün bir bölümünün kaçınılmaz olarak işsiz kalacağını — açıkça söylemek yerine fiilen şöyle diyordu: "Tam istihdama ancak enflasyon yoluyla ulaşabilirsiniz. İşçileri kandırın." Bununla birlikte en ilginç gerçek şudur ki: Genel Teori yayımlandığında artık insanları kandırmak mümkün değildi; çünkü insanlar çoktan endekslerin farkına varmışlardı. Fakat tam istihdam hedefi varlığını sürdürdü.


Peki bu "Tam istihdam" ne demektir? Bu, sendikalar veya hükümet tarafından manipüle edilmeyen, serbestçe işleyen işgücü piyasasıyla ilgilidir. Böyle bir piyasada her tür işgücü için ücret oranları, iş isteyen herkesin iş bulabileceği ve her işverenin ihtiyaç duyduğu kadar işçi istihdam edebileceği bir noktaya ulaşma eğilimindedir. İşgücüne yönelik talep artarsa ücret oranı yükselme eğiliminde olur ve daha az işçiye ihtiyaç duyulursa ücret oranı düşme eğiliminde olur.


"Tam istihdam" durumunu ortaya çıkarmanın tek yöntemi, serbestçe işleyen bir işgücü piyasasını korumaktır. Bu, her türlü işgücü ve her türlü mal için geçerlidir.

Bir malı birim başına beş dolardan satmak isteyen bir işadamı ne yapar? Malı bu fiyattan satamadığında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki teknik ticari ifadeyle şöyle denir: "Stok hareket etmiyor." Fakat stok hareket etmek zorundadır. İşadamı malları elinde tutamaz çünkü yeni mallar satın almak zorundadır ve modalar değişmektedir. Bu yüzden daha düşük bir fiyattan satar. Malı beş dolardan satamıyorsa dört dolardan satmalıdır. Dört dolardan da satamıyorsa üç dolardan satmalıdır. İş hayatında kaldığı sürece başka seçeneği yoktur. Zarar edebilir, fakat bu zararlar ürününün piyasasına ilişkin beklentisinin yanlış olmasından kaynaklanır.


Her gün kırsal bölgelerden şehirlere para kazanmak amacıyla gelen binlerce genç için de durum aynıdır. Her sanayi ülkesinde bu olur. ABD’de örneğin insanlar şehre haftada 100 dolar kazanma düşüncesiyle gelirler. Bu mümkün olmayabilir. Bir adam haftada 100 dolara iş bulamıyorsa, 90 veya 80 dolara, belki daha da düşük bir ücretle iş bulmaya çalışmalıdır. Fakat sendikaların yaptığı gibi "Ya haftada 100 dolar ya da hiç" derse, işsiz kalmak zorunda kalabilir. (Birçok insan işsiz kalmayı önemsemez çünkü hükümet işsizlik yardımı öder. Bu işsizlik yardımları işverenlerden alınan özel vergilerle finanse edilir ve bazen çalışıyor olsalardı alacakları ücretler kadar yüksek olabilir.)


Belirli bir grup insan tam istihdamın ancak enflasyon yoluyla elde edilebileceğine inandığı için Amerika Birleşik Devletleri'nde enflasyon kabul görmektedir. Fakat insanlar şu soruyu tartışmaktadır: Sağlam parayla birlikte işsizlik mi olmalı, yoksa tam istihdamla birlikte enflasyon mu? Aslında bu son derece hatalı bir analizdir.


Bu problemle alakalı şu soruyu sormalıyız: İşçilerin ve toplumun diğer bütün kesimlerinin durumu nasıl iyileştirilir? Cevap şudur: Serbestçe işleyen bir işgücü piyasasını koruyarak ve böylece tam istihdama ulaşarak. İkilemimiz şu değildir: "Enflasyon mu, işsizlik mi?" Asıl ikilem şudur: Ücret oranlarını piyasa mı belirleyecek, yoksa sendikaların baskısı ve zorlaması mı? İkilem "enflasyona mı yoksa işsizliğe mi sahip olacağız?" değildir.


Bu yanlış problem analizi İngiltere'de, Avrupa'nın sanayileşmiş ülkelerinde ve hatta Amerika Birleşik Devletleri'nde tartışılmaktadır. Bazı insanlar şöyle der: "Bakın, Amerika Birleşik Devletleri bile enflasyon yaratıyor. Neden biz de yaratmayalım?"


Bu insanlara her şeyden önce şöyle cevap verilmelidir: "Zengin bir adamın ayrıcalıklarından biri, fakir bir adamdan çok daha uzun süre aptal olmayı göze alabilmesidir." ABD’nin durumu budur. ABD’nin mali politikası çok kötüdür ve giderek daha da kötüleşmektedir. Muhtemelen ABD aptalca davranmayı diğer bazı ülkelerden biraz daha uzun süre sürdürebilecek durumdadır.


Hatırlanması gereken en önemli şey şudur: Enflasyon Tanrı'nın bir işi değildir; enflasyon doğa unsurlarının yol açtığı bir felaket veya veba gibi ortaya çıkan bir hastalık değildir. Enflasyon bir politikadır. İşsizliği daha küçük bir kötülük olarak gördükleri için enflasyona başvuran insanların bilinçli olarak uyguladığı bir politikadır. Fakat gerçek şudur ki çok geçmeden, enflasyonun işsizliği çözmediği gerçeğiyle yüzleşilir.


Enflasyon bir politikadır ve bir politika değiştirilebilir. Dolayısıyla enflasyona boyun eğmek için hiçbir neden yoktur. Enflasyonu bir kötülük olarak görülüyorsa, enflasyon yaratımının durdurulması gerekir. Hükümet bütçesini dengelemek gerekir. Elbette kamuoyunun bunu desteklemesi gerekir ve aydınların da insanların bunu anlamasına yardımcı olması gerekir. Kamuoyunun desteği olduğu takdirde, halkın seçtiği temsilcilerin enflasyon politikasını terk etmesi kesinlikle mümkündür.


Uzun vadede hepimizin ölebileceğini ve kesinlikle öleceğimizi unutmamalıyız. Fakat üzerinde yaşadığımız dünyadaki işlerimizi, yaşamak durumunda olduğumuz kısa vade içerisinde, mümkün olan en iyi şekilde düzenlemeliyiz. Ve bunun için gerekli önlemlerden biri de enflasyonist politikaları terk etmektir.

 



Kaynak: Economic Policy: Thoughts for Today and Tomorrow (1979)


Çevirmen: Furkan Yelgen

Yazar: Ludwig von Mises

Yorumlar


bottom of page