top of page

Kriz'in Filizlendiği Yer: TÜRKİYE

Güncelleme tarihi: 4 Ağu




Kriz, bir kaza değildir, daha krizden önceki ekonomik büyüme döneminde filizlenmeye başlayan bir sürecin vardığı noktadır.”[1] HAYEK


Avusturya İktisat okuluna bağlı olarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum pek iç açıcı değildir. Ekonominin rayında olduğu bir dönemde karamsar bir tespitte bulunmak, iktisadi aktörlerin gözünde, kriz çığırtkanlığıdır. Kötülüğün iktisadı, dengeye ulaşmaya çalışan bir ekonominin, yolunda giden işlerine çomak sokmaktan başka bir işe yaramaz. Bunun anlamı aslında şudur: yanlış bilgilendirme panik yaratmaktan daha öteye gidemez.


Politika’nın getirdiği ilkelerin başında, her şeyin yolunda gittiğini halka inandırmaktır. Entelektüellerin görevi ise, olan durumu, olması gereken duruma göre irdelemek ve bu bakış açısıyla önceden sezdiği olayları ortalama insanlara anlatmaktır. Siyasetçilerin, entelektüellerden çekindiği nokta işte tamda budur. İnandırmakla yutturmak arasındaki ince çizgi, yani, politikayla bilimin anlaşamadığı yer, aynı zamanda, sözkonusu tartışmaların nedenidir de.


Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu iktisadi refah, Avusturya ekolüne göre sahte bir bahardır. Siyaset ve rakamlar ne kadar tersini söylese de Avusturya iktisatçılarına göre ekonomik büyüme Türkiye için sözde bir refahtır ve bu büyümenin sonu krizdir. Çünkü ekonomik büyüme, netice de devlet eliyle yapıldığı sürece yapaydır. Eğer, ekonomi kendi haline bırakılsaydı bu suni refahın yerine bireyler sayesinde iş ortamı yaratılacak ve ülke yavaş yavaş kalkınması sağlanarak zenginleşmesi gerçekleşecekti. Oysa hükümet kendi amaçlarına gerçekleştirmek için bireylerin iktisadi eylemlerini kısıtlamaktan başka bir şey yap-a-mazdı. Önemli olan tek bir amacın gerçekleşmesi değil, farklı amaçları olan bireylerin bir bütün olarak kendi çıkarlarını gerçekleştirdikleri bir ortam yaratmaktır. Devletin bu açıdan görevi ekonomiye dokunmamak ve yasalarıyla dokundurtmamaktır. Avusturya iktisadına göre, ekonominin istikrarlı büyümesinin en güvenli yolu ülkenin vatandaşlarının özgür bırakılmasından geçer. Birey, hukuk devleti bağlamında iş gören, keşfeden, yaratan, üreten ve aktarandır. Devlet ise her koşulda belli bir sınıf yada grubu kayıran ve adalet dağıtmaktan öte kendisini destekleyen kesimleri beslemeye çalışan üretken olmayan bir organizasyondur. Öyle ki; devlet, bireylerden topladığı vergileri, memurları aracılığı ile harcamaya kalktığında, kendi parası olmayan bütün değerleri yatırım adı altında har vurup harman savurmaktan başka bir şey yapmaz. Bu açıdan, devlet, yatırımları gereği, rasyonel olmak söyledursun, etkinlik bağlamından da çok uzaktır.


1980’lerden sonra dünya ekonomisinde görülen finanssal yapıdaki düzelme, ülkelerin parasal kaynaklardaki hakimiyetinde büyük ölçüde güçlenmesini beraberinde getirmiştir. Merkez bankalarının özerkliği, finans sektöründe istikrarı sağlamış ve büyük oranda krizleri önlemiştir. Fakat diğer yandan, kamu harcamalarının artışı hükümetin milli hasıla üzerinde payını arttırmış. Bu da, doğal olarak otomatik-istikrar araçların ekonomi üzerinde etkisini azalmıştır. Devlet, günlük siyasete bağlı olarak rasyonel bekleyişler yerine iradi olmayan kararların alınmasının önünü açmıştır.


Özel sektör doğası gereği etkin olmak zorundadır. Çünkü özel sektörü ayakta tutun kâr etme dürtüsüdür. Şirketler yaşamak için maliyetleri düşürmek, malın kalitesini arttırmak ve müşterilerini çoğaltmanın peşinde koşar. Oysaki devlet, yapısı gereği kâr etmeyi kendisine şiar edinmez. Bu da, devletin iktisadi hayatta etkinliğinin önemini azaltır. Neticede, kamu sektörü, iktisadi dalgalanmaların ilk sebeplerinden birini oluşturmuş olur. Devlet, bu açıdan, özel kesimden topladığı vergileri, gelir dağılımı azaltmak için kullanmayı düşünerek, farkında olmadan, iktisadi büyümeyi etkinlik bağlamında durdurur. Özel sektörün disiplini iflas etme korkusudur. Özel sektörün, risk altında çalışması, onu, işini ciddiye alması sonucuna götürürken, devlet, kendi politikalarının hesabını, ülkenin vatandaşlarına ödetir ve böylece, devlet, iflas etme riski altında olmadan iş görerek maliyetlerini vergilerle, borçlanmayla ve para yaratarak gidermeye çalışır. İşte, krizi uzun dönemde yaratan budur.



DAİMİ EKONOMİK İSTİKRARIN SIRRINI BULDUK MU?


2001 Krizinden sonra, aklımızı başımıza aldık mı acaba? Bu sorunun cevabı günlük iktisat verilerine göre öyle ama halkın nabzında paranın satın alma gücü hala çok zayıf. 2001 Krizinden önce Türkiye finans sektörü açıdan çok sorunluydu. Sektör, bankacılığın, yanlış politikalarından çok çekmişti. Bu da, ülkenin bütün kesimlerince paylaşılan bir durgunluğu beraberinde getirmiş ve üretici kesiminin üretkenliğini durdurmuştu. Türkiye eşi benzeri görülmemiş bir fiyat artışını tam 30 yıl boyunca içine sindirmiş ve kalkınmanın anahtarını enflasyonda görmüştü. Karşılıksız para basımı ve dış-borçlar, geçici önlemlerle karşılanmaya çalışılmış, uzun dönemli yatırımlar yerine faiz oranlarıyla geçinen kesime, rant artışları eklenmiş, yabancı yatırımları ülkeye çekebilecek kanuni düzenlemeler yapılmamış bunun yanında sıcak para akışı sağlanarak ekonomi tam bir popülist politikaların merkezi haline gelmişti. Sorunlar yumağı büyüdükçe, çözüm üretmek gecikmiş ve kriz kapımızdan ayrılmaz olmuştu.


2001 Krizi, Türkiye’ye artık işlerin böyle yürümeyeceğini göstermiştir. Biraz da olsa günü kurtarıcı politikalar yerine aklı başında siyaset güdülmesinin yolunu açmıştı. Dünya ekonomisinde görülen muazzam ölçüdeki para bolluğu, Çin ekonomisinin yarattığı ucuz işçilik ve taklit mallar endüstrisi dünya çapında küresel bir büyümeyi yanında taşımıştı. Türkiye bu konjonktürü çok iyi kullanmış; düşük faizlerle borçlanma imkanıyla ülkenin borçları azaltılmış, iç piyasaya para akışı sağlanmış, özelleştirmeler yapılarak ekonomiye etkinlik kazandırılmış, liberalizasyon politikalarıyla ticaret dengesi sağlanmaya çalışılmış, kanuni düzenlemelerle finans sektörü rahatlatılmış, Merkez Bankasının özerkliği sağlanarak fiyat istikrarı belli bir raya oturtulmuş, enflasyon tek rakamlara çekilmiş, Türk lirası yabancı paralara karşı değer kazandırılmış ve siyasette tek başına bir iktidarın, ekonomiyi yönetmede hızlı karar alma mekanizmaları ortaya konmuş  ve yabancı yatırımın cazibesini çeken en önemli unsur olan güven ortamı sağlanmıştır.


Bütün bu olayların neticesi olarak Türkiye Cumhuriyeti iktisadi manada büyümesi gerçekleşmiştir. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı, istikrardır. Hükümetin bütün ekonomik planı bunun üzerine oturmaktadır. Türkiye’nin son üç yıldır hızlı büyümesinin sonu yok gibi gözükmektedir. Fiyatlar istikrarlıdır, faiz oranları makul seviyelerde seyretmektedir, yabancı paralar Türk Lirası karşısında değer kaybetmeye devam etmekte, sermaye piyasası hiç olmadık bir biçimde kârlarını arttırmaktadır, fiyatlar genel seviyesi yavaş yavaş düşmekte, hisse senedi fiyatları artmaktadır, merkez bankasının sağladığı güven ortamının etkisiyle döviz rezervleri büyümekte, borcumuz azalmakta ve ticaret döngüsü boom seviyesine yaklaşmaktadır. Ülkenin itibarı gitgide dış ülkelerde kredi oranları açısından yükselmekte, içte ise vatandaşların geçmiş senelere göre hoşnutluğu kazanılmıştır. Neticede, ülke ekonomisi için ‘hiç bu kadar iyi olmadı’ gibi laflar edilmekte ve bir inanç dalgası tepemizde dolaşmaktadır.



BÜYÜMENİN BEDELİ


Avusturya ekolüne göre, her büyüme iyi değildir. Büyüme doğal bir şekilde gerçekleşmiş ise sorun yoktur ama büyüme suni bir biçimde tetiklenmişse bunun bedeli çok ağır olur.


Büyümenin maliyeti, Hayek’e göre orta ve uzun dönemde ortaya çıkar. Ve maliyetin bedeli her şekilde ülkenin vatandaşları tarafından karşılanır. Büyümenin etkisi, bugünlerde Türkiye’de gözle görülebilecek bir durumdadır. Türkiye’de büyümenin belirtileri şöyledir: Sermaye mallarının üretimi her geçen gün artmaktadır, ülkenin parası değerlenmektedir, rezervlerde döviz dolup taşmaktadır, banka kredileri genişlemektedir, faizler düşmekte, varlık enflasyonu genişlemektedir, kira artışları geçen seneye göre (2004) üç (3) kat artmış ve fiyatlar genel seviyesinde istikrar sağlanmıştır.


Bu büyüme iktisatçılar arasında büyük bir sevinçle karşılanıyor ama kârlar sürekli bir yükselme göstermekle, ilelebet böyle devam edemeyeceğini görmek arasında bir fark vardır. Bu farkı her koşulda dile getirmek Avusturya iktisatçılarına düşen bir görev gibidir. Teorilerinin sağlamlılığı, bunun yanında, kısa dönemde işe yaramıyor gözükmesi, onları, iktisat disiplininde ilgi odağı olmaktan uzaklaştırır. Bunun yanında, ısrarlı ve güçlü fikirlerinden taviz vermiyor olmaları, onların, şöhretlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Buna rağmen, Avusturya ekolüne mensup kişiler, yüzyılın başlıca tartışmalarındaki en önde gelen polemikçileriydi. Bugün dünya siyasetine başlıca yön veren; özelleştirme, sosyal güvenlik reformu, merkez bankası özerkliği ve serbest piyasa iktisadı, temelde Avusturya ekolünün mirasıdır.


Avusturya ekolü, 1920’lerde dünyada görülen bolluk döneminde, krizi önceden gören bir iktisat okulu olarak çok popülerdi. Skousen o yılları şöyle ifade ediyordu: “Mises’in meslektaşı Friedrich A. Hayek de özellikle ABD’de bir ekonomik kriz olacağını tahmin etmişti. Onun zamanlaması Mises’inkinden daha doğru görünüyordu. Avusturya Ekonomik Araştırma Enstitüsü müdürü olarak Hayek sıkıntıyı 1929’un başında tahmin etmişti. Hayek, 1975’teki bir mülakatta öngörüsüne gönderme yaparak şöyle söylemektedir: Ben, ne olabileceğini öngören yegane kişilerden biriydim. 1929’u başında, ben bu tahminde bulunduğumda, Avrupa’da yaşıyordum. Avrupa o zaman bir ekonomik bunalım dönemine doğru gidiyordu.”[2]


Bundan yaklaşık kırk (40) yıl sonra, bir kriz daha patlak verdiğinde (1973) gözler tekrar Avusturya iktisatçıların teorilerine dönmüştü. Her ticaret döngüsünde ortaya çıkan sorunlarda Avusturya ekolünün açıklamalarında yeni şeyler keşfedilmesi, okulun, iktisadi dalgalanmaları iyi analiz edebileceği görüşü iktisat çevrelerinde kabul edilen bir görüş haline geldi. 1929 ve 1973 Krizlerinde ortaya çıkan süreç şuydu; her kriz döneminden önce, uzun bir dönem iktisadi büyümeyi sağladığını düşünen hükümet yönetimi, ekonomiye suni para pompalayarak, büyümeyi devamlı kılmanın formülünü bulduklarını düşündükleri anda, iktisadın görünmeyen yüzü ortaya çıkıyor ve büyümenin maliyetini krizle insanlara ödetiyordu. Eğer Hükümet, tam bilginin sahibi olmadığını bilseydi, ekonominin görünen yüzüne müdahale etmeyi bırakırdı. Avusturya Kriz kuramı, işte tam da bu sebeple uzun dönemli bir analizdir. Yani Avusturyalılar, ekonominin bilinebilecek, hesap edilebilecek veya ince ayar yapılabilecek bir mekanizma olmadığını öne sürerek, ekonomiye yapılacak en iyi şeyin onu seyrine bırakmak olduğunda ısrarlıdırlar. Ve krizi ortaya çıkarın da bu sunilik olduğunda hemfikirdirler.



PARA ÖNEMLİDİR

   

Hayek 1981’de bir mülakatta: “…eğer siyasetçiler önümüzdeki yirmi sene içerisinde dünyayı harap etmezlerse, insanlığın lâyık olduğu âdil ve düzgün bir toplumu meydana getirmek için çok iyi fırsatlar mevcut olacak. Tabii ki, siyasetçilerin dünyayı harap etmeyecekleri hususunda çok iyimser değilim, fakat bu başka bir mesele.”[3] Avusturya ekolünün ikinci kuşak temsilcilerinden olan Hayek, bu uyarıyı yaparken, daha çok hükümetin, ekonomiye yapacağı belli belirsiz müdahalelerinden bahsediyordu. Çünkü Avusturya okulunun takındığı tavır aşikârdır. Avusturya iktisat okulu’nun mesajı kısa ve özdür: tasarruflar ve sermaye yatırımları doğal yollardan elde edilmelidir, devlet tarafından herhangi bir amacı gerçekleştirmek için suni yollardan oluşturulmamalıdır.


Avusturya ekolüne göre, gerçek büyümenin modeli şöyledir; Eğer toplum maddi olarak gelişmek zorundaysa, bireyler sermaye ve tüketim mallarının ve hizmetlerinin üretim sürecini geliştirmek için birlikte çalışmalıdırlar. Dolambaçlı üretim sürecinde daha fazla tasarruf ve yatırım yapmayla, teknolojiyi geliştirmeyle, işçilerin daha bilgili ve verimli olmasıyla birlikte, faiz oranlarının etkili olmaları arasında doğru bir orantı vardır. Eğer insanlar daha fazla tasarruf yaparlarsa, faiz oranları azalabilir, bu da ekonomik gelişmenin anahtarı olan daha çok yatırım ve teknolojiyi teşvik ederek, maliyetlerin azalmasına, kârların artmasına, fiyatların azalıp, ürün çeşitliliğinin gelişmesine, oradan ücretlerin ve verimliliğinin artışıyla neticelenen kalıcı büyümenin yolu açılmış olur. Fakat tek bir şartla suni hiçbir müdahalenin olmaması koşuluyla. İşte, Avusturyalıların ekonomik büyüme ile sermaye ve faiz teorisi kısaca böyledir.


Büyümenin bugünü değil, gelecekteki kalıcılığı daha değerlidir. Piyasa düzeni kendi içinde istikrarlı oluşunun ilk nedeni onu kendi haline bırakılmasında gizlidir. Piyasa disiplini içerisinde gözlenen iktisadi iniş ve çıkışların sebebi dış etkenlerdir. Bu dış etkenler, başka ekollere göre; Nüfus artışı, savaş, teknoloji, iklim koşulları ve eksik-tüketimdir. Avusturya ekolüne göre dış etkenlerin sebebi; üretim kesimleri arasındaki orantısızlığının yanında yaratılmış parasal etkenlerdir. Hayek, “konjonktür dalgalarının nedeni kapitalist sistemin bankacılık ve kredi yapısından kaynaklanan parasal etkenlerdir; ama konjonktür dalgalarını oluşturan sözkonusu parasal etkenlerin yol açtığı üretim kesimindeki değişmelerdir”[4] diye açıklarken kafasında beliren ilk konjonktür teorisini de ortaya koyuyordu.


Avusturya iktisat okulu için para önemlidir. Çünkü parasal etkenlere dayanmadan, üretim faktörlerindeki ani değişimleri açıklamaya kalkmak, iktisadın hareket noktasını gözden kaçırmaktır. Paranın etkisi, gerçekte, fiyatlar genel seviyesini açıklamak değil, paranın tek tek malların fiyatlarını nasıl ve ne zaman etkilediğidir. Bu açıdan, paranın sorunu kendisi değil, nasıl yaratıldığında saklıdır.


Paranın olmadığı bir doğal ekonomide, her arz kendi talebini yaratarak, otomatik fiyat mekanizması aracılığıyla ekonomi istenilen seviyeye sorunsuz olarak taşınacaktır. Fakat Avusturya ekolüne göre, takas ekonomisi, bugünün dünyasında geçerli değildir. Genel denge olsa olsa takas ekonomisinde meydana gelebilirdi. Oysaki Modern iktisadın arz-talep dengesinde meydana gelen uyuşmazlıkların sonucu olarak genel dengeden bahsetmek mümkün değildir. Bu açıdan kapitalist sistemin içinde meydana gelebilecek dalgalanmalarının olası nedeni, Avusturya Ekolü için paradır.


Para, 1930’lara kadar miktar teorisinin etkisiyle evrensel olarak bir ödeme aracı gözüktü. Alman Tarihçi Okulu, paranın yaratılmış bir nesne olarak görmekteydi. Klasik iktisatçılara göre ise takas ekonomisinde bulunan ve kolaylaştırıcı etkisi bulunan değeri olmayan bir meta olarak adlandırılıyordu. Onlara göre; para, ne mal ne de hizmetti, servet yaratma aracı olarak hükümet tarafından finanse edilen devletin buluşuydu.


Avusturya iktisatçıları bütün bu teorilere karşıt, paranın kendi başına bir değeri olduğunda ısrarlıydılar. Para, pazarda satın alınabilecek, tasarruf edilebilecek, takas edilebilecek, tüketilebilecek, kıtlığı ve bolluğu olabilecek, arz ve talebe göre şekillenen doğal iktisadi bir faktördür. Para, Menger’in deyimiyle: “Yasama faaliyetinin bir ürünü değildir.”[5] Sonuç olarak, Avusturya iktisadına göre: para kendi başına değeri olan insan faaliyetlerinin bir sürecin meydana gelen anonim bir keşiftir.


Hayek, “Parasal etkiler yoksa fiyatlar istikrarlıdır; yani ekonomi sakin durumdadır.”[6] Hipotezinden hareketle, para miktarındaki artışın sermaye üretimi üzerinden doğrudan yada faiz haddi aracılığıyla gösterdiği etkiye önem vermiştir. Hayek, paranın, kısa dönemde, ekonomi için çok önemli olduğunda ısrarlıydı. Wicksell’in doğal faiz haddi ile piyasa faiz haddi arasındaki ilişkiyi kendi konjonktür teorisine uyarlayarak, paranın miktarındaki değişmesini, faiz hadleri kanalı ile fiyat ve üretim yapısını nasıl etkileyeceğini gösterdi. Wicksell’in teorisi ise kısaca şöyleydi; bankaların bireysel müşterilere ve işletmelere verdiği borçlara uyguladığı faiz oranına piyasa faiz haddi denir. Takas ekonomisinde gerçekleşen faiz oranına da doğal faiz haddi. Bu iki faiz haddi arasındaki herhangi bir bozulma, ekonomik istikrarsızlığın göstergesidir. Devlet yapay bir şekilde para miktarında bir artışa giderse ekonomiye ucuz para akacak bunun sonucunda enflasyonist bir patlama meydana gelecektir. Önemli olan hükümetin, parayı yönetmede kolay ve basit bir araca sahip olmasıdır. Bu da Wicksell’e göre, piyasa faiz oranıyla doğal faiz oranını eşit tutmakla gerçekleşebilir. Bu hükümetin tarafsız para politikasıyla sağlanır.


Tartışma konusu, para miktarındaki değişmelerin sonunda tüm fiyatları etkilemesi değil, tasarruf ve yatırım arasındaki uyumsuzluğun belli bir süreçte doğal ve piyasa faiz hadleri üzerindeki dengesizliği açıklayıcı olarak, paranın tek tek fiyatları etkilemesidir. Kısaca, Avusturya iktisat okulu, parasal değişmelerin ekonomi üzerindeki etkisini olumsuz olarak adlandırır ve üretim süreçleri arasındaki iniş ve çıkışların bozucu nedeni olarak görür.



KOLAY PARA, AŞIRI KREDİ VE UCUZ İŞLER


Kısa dönemde, intibaksızlık ve aşırı-yatırım önemsizdir. Bunlar çoğunlukla geleneksel dalgalanmalardır yada fırsatları değerlendirmeden kaynaklanan geçici etkilerdir. Para, yansız ve nötr olduğu sürece sorun yoktur, yani, para arzındaki bir artış herhangi uzun dönemli kötü sonuçlara yol açmaksızın, fiyatlarda orantısal artışla sonuçlanacaktır. Eğer fiyatlar genel seviyesi istikrarlı ise ağır ağır zerk edilerek yaratılan parasal büyüme neticede kârları biraz arttıracak ve bu da doğal olarak yatırım artışına, yatırım artışı da istihdamı sağlayacaktır. Telaşa kapılacak hiçbir durum yoktur. Bunların yanına iyi bir hükümet politikası ve güçlü bir merkez bankası yönetimi eklendiği sürece krizin olabilmesi çok zordur.


Yukarıdaki bütün bu düşünceler, 2005 Türkiye’sinin gülen yüzünü göstermektedir. Oysaki durum hiçte böyle değildir. İktisatçılar, Türkiye de, kısa dönem itibariyle ekonomide bir istikrarsızlık beklememektedirler. Bir ekol hariç, iş çevrimi ve konjonktür teorisinin mucidi Avusturya okulu. Onlara göre, her şeyin yolunda olduğunu iddia etmek sözkonusu değildir, tam tersine işlerin yoldan çıktığına delalettir.


Menger ile başlayan Böhn-Bawerk ve Mises ile devam eden Avusturya Konjonktür Teorisi, ekonomiyi iki ana eksene ayırır. Bu eksenlerin birinci kanadı ‘Sermaye Malları Endüstrisi’, ikinci kandı ise ‘Tüketim Malları Endüstrisi’dir. Ekonomiyi farklı sektörlerde düşünmek ilk bakışta ilginç gelecekse de, Avusturyalılar, sermayenin yapısı gereği, dolaşımdaki sermayenin bir kez makineler, aletler, ekipmanlar, binalar ve otomasyon sistemine uğradığında parasını ve zamanını riske eden girişimci sermaye mallarından karşılığını ancak uzun dönemde alabilecektir. Şöyle ki, eğer girişimci tüketim mallarına yatırım yapsaydı kısa zamanda talebi karşılayabilecek ve sattığı ürünlerden elde ettiği kârları tasarrufa yönlendirerek, daha kısa zamanda yatırım yapabilecek ve karşılığında talebi fazlasıyla karşılayabilecekti. Oysaki sermaye mallarına yatırım yapan bir girişimci ancak uzun dönemde meyvelerini toplayabilecekti. Çünkü yatırım mallarının satışı kolay değildir. Bunun yanında, tüketim mallarının satışı nispeten daha kolay ve kısa zamanlıdır. İşte bu iki sektördeki farklılıklar anlık talebi karşılamakta zorlanmakta, dolaylı olarak sermayenin dolaşımını geçici olarak sekteye uğratmaktaydı. Kısaca böyle bir ekonomi kendiliğinden dengeden uzaklaşmakta fakat gene kendiliğinden dengeye gelmekteydi. Yalnızca devletin müdahaleleri kapitalist krizleri derinleştirebilirdi. Bunun için Avusturya iktisatçıları, kapitalist iş çevrimlerini olağan karşılar, fakat tek bir şartla devlet buna müdahale etmemesi durumunda.


Avusturya okuluna göre bireylerin kararlarına, bekleyişlerine ve faaliyetlerine dayanan mikro analitik teoride; fiyat, sermaye, para ve faiz iç içe ele alınmıştır. Bu teori çerçevesinde fiyatlar bilgi iletişim mekanizması olarak sermayenin heterojen niteliğine vurgu yaparak, ekonomideki krizlerin nedenini üretici ve tüketicilerin planlarındaki koordinasyon bozukluğunda arar. Üreticilerin kararları genellikle bugüne dayanırken, tüketiciler nihai kararlarını gelecekte gerçekleştirirler. Üreticilerin tahminleri  ile tüketim miktarı arasında geçici süreyle yanlış iletişim söz konusu olabilir. Ancak bu tutarsız koordinasyonun kaynağı, bireylerin gönüllü tasarruf eğiliminde (tüketicilerin zaman tercihlerinde) bir değişme olduğunda ve piyasanın işleyişine müdahale edilmediğinde piyasa güçleri tarafından kendiliğinden ortadan kalkar. Bozuk koordinasyonun sebebi bu açıdan geçici ve kısa zamanlıdır.


Krizi derinleştiren en etkin şey paradır. Hayek, parayı yalnızca bir ödeme aracı olarak görmemekte aynı zamanda parayı yaratılan bir artı-değer olarak algılamaktaydı. Para, işte tam da bu yüzden krizi çabuklaştırabilirdi. Çünkü para merkez bankası tarafından keyfi olarak yaratılan bir olguydu. Keyfiliğin en önemli nedeni iktisadi ajanların para talep etmeden, hükümetin, para arzını karşılıksız yaratıyor olmalarından kaynaklıydı.

Hayek’in konjonktür teorisi, genelde ekonominin genel dengeye yaklaştığı zamanlarda yani, ekonomi rayındayken, banka kredilerinin yanlış sinyaller vermesiyle başlar. Bu açıdan, Türkiye, Hayek’in konjonktür teorisi için iyi bir sınav yeridir. Ekonomik göstergelerin iyileşme süreciyle birlikte,


Türkiye de, bazı sektörlerdeki kredi miktarındaki artış Hayekçi paradigmayı hatırlatan bir hal almıştır. 2005 aralık ayı itibariyle inşaat sektöründe kredi faiz oranları %1’in altına düşmüştür. Konut kredileri, tüketici ve ticari kredilerine nazaran çok miktarda kullanılıyor olması, Hayek’in öngörülerini doğrular niteliktedir. Şöyle ki; Hayek, ekonomideki bazı sektörleri (Türkiye de inşaat sektörü) lokomotif görevi göreceklerini ve bankaların bu sektörlerdeki kredi oranlarını düşürerek yatırımcıların sermaye talebini karşılayacaklarını belirtir. Rasyonel olarak inşaat sektöründeki aşırı kârları kaçırmak istemeyen bir çok uyanık girişimci, aynı nedenle bankalardan konut kredisi talep edecektir. Bunun yanında ekonomide nihai karar veren tüketicide tasarruflarını daha az kâr getirecek sektörlerden gayrimenkul yatırımlarına kaydırır. Ev yapmak kadar ev sahibi de olmak kârlı olunca, bankalar, rekabet halinde oldukları diğer bankaları atlatmak için faiz oranlarını iyice düşürür. Öyle ki; bankalar birbirlerini kovalarcasına faiz oranlarını düşürür, kredi miktarını artırırlar. İnşaat sektörü geçici olmaktan öte, kredi imkânlarıyla birlikte muazzam şekilde desteklenir. Bu destekleme inşaat sektörünün kâr artışlarıyla beraber arsa fiyatlarını yükseltir. Rant kârları istenilen seviyenin üzerine çıkar. İnşaat sektöründeki aşırı yatırım yedek işsizler ordusunda bir azalma yaratır. İnşaat sektörü kendisine gerekli olarak makine, hammadde ve ara malları sağlayacak bir çok sektörü de farkında olmadan taçlandırır. Bu sektörler ucuz kredi olanaklarını iyi kullanan inşaat sektörünü de desteklemekte kullanılır. Bunları gerçekleştirmek için sermaye, krediyle karşılanırken, emek ihtiyacı işsizlerden karşılanır. Böylece ekonomi, lokomotif sektörün önderliğinde sermaye mallarına yatırımı kârlı bir sektör haline getirerek, işsizliği azaltır. Hükümet tam istihdama yaklaşan ekonomiyi, daha da büyümesi için desteklemekten kaçınmaz. Ve krizin nedeni olarak ortaya çıkar. Lokomotif sektörü desteklemek için bankalar aracılığıyla para yaratımını günden güne arttırır. Çünkü ilk zamanlarda bankalar doğal olarak fiyat sinyallerini takip ederken, belli bir zaman sonra kredi olanaklarının tükenmesi ve faizi hiçbir zaman %0 oranına kadar düşüremeyeceklerinden kredileri pahalılaştıracaklardır. Ama bankaların bu tuzağa yakalanmamaları için devlet; borçlanmayla, vergi oranı artışıyla yada para basarak kredileri ucuzlaştırmaya devam edecektir.


Lokomotif sektör böylece ülkede refahın artışına esaslı bir katkı sağlar, fakat belli bir zamana kadar. Çünkü uyanık girişimciler ve rasyonel iktisadi ajanlar kâr oranlarını gördükten sonra lokomotif sektöre üşüşmeleri kâr oranlarının giderek azalmasını sağlar. Her sektörün doyum oranı olduğundan bir gün lokomotif sektör talebi karşıladıktan sonra tekrar eski sakin günlerine döner. Ama geleceğin belirsizliği ve insanların uzun dönemi düşünmemeleri lokomotif sektördeki yatırımları bir an olsun düşürmez. Ancak Pazar; yaratılan ucuz, kolay ve aşırı krediyi kaldıramaz. Aynı çayın şekere doyması gibi aşırı parada sektöre bir şey ifade etmez olur. Böylece suni yaratılan para sadece enflasyon arttırıcı bir işlev görmekten başka bir işe yaramaz. Ama bankalar riski az bu parayı talep edenlere dağıtmaktan kaçınmaz. Yanlış enformasyon sonunda sermaye yoğun mallarda yoğunlaşarak, sermayenin yanlış yerlerde kullanılmasına yol açar. Bunun yanında sermaye yoğun mallarının üretimi uzun vakit aldığından sermaye derinleşir, bu malların satışından elde edilen kârlarda orta vadede alınacağından lokomotif sektörde işler terse döner. Sermaye yoğun mallarından elde edilecek kârlar, ödünç alınan kredilerden daha uzun vakitte oluşacağı için bankalara geri ödemeler gecikecek ve bankaların kârlarında ufakta olsa bir azalma meydana gelecektir. Buna ek olarak, lokomotif sektörün doyum noktasına gelindiği fark edildiğinde, iktisadi ajanlar, ani bir kararla yatırımları keser. Ve zararın neresinden dönersek kârdır mantığıyla, iktisadi aktörler, tası tarağı lokomotif sektörden çeker. Öyle ki, inşaat sektörünü bu yapısıyla; yarım kalmış binalar, parası ödenmemiş demir çubuklar, işten çıkartılmış işçiler ve elektriği kesilmiş makinelerle aynı ölü bir kasabayı hatırlatır. Lokomotif sektördeki bu ani gerileyiş, onu destekleyen, üretim yapısında da arızalar meydana getirir. Böylece ekonomi, gönüllü tasarruftan ayrı olarak, parasal artış ile yaratılan suni kredi fazlasıyla girdiği genişleme sürecinden, kendiliğinden ters dönerek işsizlik sorunuyla uğraşmak zorunda kalır. Neticede ortaya üretilmiş ama kullanıl-a-mayan bir sermaye malları ile çok sayıda işsiz kalabalık yaratılmış olur. KRİZ 1


Bütün bunlar olurken, ekonominin esas kırılgan noktası ortaya çıkar. Sermaye yoğun mallarda kâr oranları artışı aynı şekilde tüketim mallarında kendisini göster-e-mez. Eş zamanlı olarak değişmeyen tüketim kesimi, ekonomideki refahın dağılımına mani olan bir yapı meydana getirir. Lokomotif sektörün cazibesine kapılan sermaye sahipleri, rantçılar ve spekülatörler ekstra gelir beklentisiyle yatırımlarını sürdürürken, bankalar, kredi miktarını inşaat sektörüne yoğunlaştırarak tüketim kesiminden uzaklaşmayı sağlamışlardır. Bütün bu olup biten, farkında olmadan gerçekleşirken, fiyat sistemi yanlış enformasyonla eksik bilgi sahibi iktisadi ajanları sermaye yoğun mallara yönlendirmektedir. İşsizlik bir kesimde azalırken, tüketim sanayinde ise artmaktadır. Ama hızlı şekilde emilen emek arzı, kredi oranlarının artışıyla birlikte tam istihdama yaklaşmaktaydı. Lokomotif sektörün kâr artışı ve yatırım beklentileri işçilerin ücretleri üzerinde iyimser bir hava estirmektedir. Ücretlerde, kârlarda ve ranttaki bu gelir yükselişi günlük harcamalarda da gözle görülür bir artış gerçekleştirecek fakat tüketim kesiminin stokları azaldığında talebe cevap veremeyecektir. Devlet, lokomotif sektörü desteklemek için bankalar aracılığıyla yarattığı kredileri iyice arttırarak, krizi tetiklemesine yardım edecektir. Neticede hükümet, çok paranın az malın peşinde koşmasını sağladığı için fiyatların yükselmesini önleyemeyecektir. Tüketim mallarının fiyatlarının artışı, fiyatlar genel seviyesini yukarıya çekecektir. Böylece enflasyon büyümeyi, ters döndürerek, ekonominin dengesini alt-üst edecektir. KRİZ 2



KONUT SEKTÖRÜNÜN BAŞIMIZA AÇTIĞI İŞLERDEN ÇIKIŞ YOLU

            

İktisadi büyüme döneminden sonra ülke, sermayenin yanlış yönlendirilmesiyle krizle tanışır. Talep edilmeyen paranın sonucu enflasyon ve işsizliktir. Bu durumdan çıkmanın gerçekçi tek yolu ekonomiyi seyrine bırakmaktır. Kriz döneminde ekonomi, sanayi mallarının ve kredilerinin yanlış kullanılmasıyla beraber yaşadığı işsizliği tüketim azalışıyla zaten bir nebze fiyat artışlarını azaltmaya başlamıştır, bunun yanında, tüketim kesiminin âtıl kapasitesini yavaş yavaş harekete geçiren iktisadi aktörler, emek talebini artırarak belli bir zaman sonra işsizliği sorununa da kendiliğinden çözüm bulacaklardır. Fakat devlet, işsizliğe tahammül edemeyerek, keynesyen bakış açısıyla, harcamaları arttırmak için parasal bir artışla talebi artırma yoluna giderse, her şeyi daha kötü yapar. Devlet, yatırımları arttırıp işsizliği önlemek için para arzını artırırsa, ateşin üstüne benzin dökmüş gibi fiyatlar genel seviyesini artırarak hem enflasyonu körüklemiş olur, hemde yukarıda sözüne ettiğimiz kendiliğinden tersine dönen süreci hızlandırarak işsizliği kronikleştirir.


Krizler, genellikle devletin rızkını arttırdığı zamanlar ortaya çıkar. Yapılacak tek şey, devletin, ekonomiye müdahalesinin araçlarını yavaş yavaş elinden almaktan geçer. Vergi indirimleri ve özelleştirmeler bu açıdan devletin giderek küçültülmesindeki başlıca politik araçlardır. Neticede devlet, talep edilmeden para arz etmesi, enflasyonun ve işsizliğin başlıca sorumlusu olarak krizin çözümü değil, sorunun ta kendisidir. Hiç kuşku yok ki, bir hükümetin en baş çabası bireylerin kendi aralarındaki gönüllü mübadelelerini desteklemek, fakat, kendi hakimiyet alanından azar azar vazgeçmek olmalıdır. Krizlerin olmaması için ufukta bundan daha iyi bir tercih olmadığını bilmek ise halkın birinci görevidir. Çünkü krizlerin maliyetini, birinci dereceden sorumlu olan devlet görevlileri değil, halkın kendisi öder, uzun dönemde ise Devlet’in kendisi…



[1] Nazım Güvenç, Hayekizm, BDS Yayınları, İZM’ler Dizisi-19, 1999, İstanbul, s.46.

[2] Mark Skousen, Modern İktisadın İnşası, Liberte Yayınları, Çeviren: Mustafa Acar- Ekrem Erdem- Metin Toprak, 2003, Ankara, s.329.

[3] Renée Salas,  Friedrich von Hayek, Leader and Master of liberalism, “El Mercurio” (s. D8-D9), 12 Nisan 1981, Santiago de Chile. Özgün İspanyolca metinden yapılan İngilizce çeviri: L’Institut Hayek. Bu röportaj, Hayek’in 1981 yılında bir Şili gazetesi olan El Mercurio ile yaptığı iki röportajın ilkidir., Çeviren: Can Madenci, Yayınlanmamış Mülakat, s.11-12.

[4] Turan Yay, F.A Hayek’te İktisadi Düşünce, Ezgi Kitabi Yayınları, 1993, Bursa, s.85.

[5] Skousen, Modern İktisadın İnşası, s.300.

[6] Yay, F.A Hayek’te İktisadi Düşünce, s.93.



Yazar: Serkan Kiremit

Yorumlar


bottom of page