top of page

Atilla Yayla'nın Anarko-Kapitalizm Eleştirilerinin Analizi



 “Özetle, Liberteryenizm… Neredeyse tamamen, kralın çıplak olduğunu ısrar eden masaldaki çocuktur. ”MURRAY N. ROTHBARD, For A New Liberty, s.24-25.


Prof. Dr. Atilla Yayla, 10 Aralık 2015 yılında gerçekleştirdiği “Anarkokapitalizm’in bir geleceği var mı?” (Daha sonra adı: ‘Liberalizm ve Anarkokapitalizm olarak değiştirilmiştir) Adlı seminerinde dile getirdiği düşüncelerini maddeler halinde tek tek cevaplıyoruz.



1-) Atilla Yayla, Anarkokapitalizm’i tarihin derinliklerinde aramaktadır. Bulabildiği örneklerden kendisine göre en ilgi çekeni İZLANDA örneğidir. Teorinin pratikle buluştuğu ve en çok yaklaştığı yer olarak İzlanda’yı görür. Ve bu ülkenin nasıl Anarkokapitalizme sırt çevirdiğini seminerde şöyle açıklıyor: ‘Norveç Kralı İzlanda’yı devralıyor.” Bunun iki sebebi olabilir diyor: “Birincisi ölüm oranlarının artışı ikincisi ise zenginliğin belli ellerde toplanması ve toplumun bundan rahatsız olmasıdır…


En sondan başlamak gerekirse İzlanda gerçekten M.S. 930-1262 yılları arasında Anarkokapitalist toplum örneklerinden bir tanesi olmuştur. Ülkede birbirleriyle serbestçe yarışan dinler, yargıçlar ve şefler vardır. Bunun yanında merkezi yönetim, kilise, bürokrasi, vergi, polis ve ordu yoktur. Fakat şefler arasında rekabeti kendi lehine çevirmek isteyen tipler yüzünden güzelim özgür insanlar kendilerini köle yapmışlardır. Şeflerden bir tanesi serbest rekabeti beğenmediğinden Norveç Kralını devreye sokmuştur yani HEYULA BİR DEVLETİ çağırarak bütün gücü arkasına almıştır. Ortaçağda yaşadıklarından Tek-Tanrılı ve merkeze bağlı bir dinleri olmaları gerektiğini söyleyerek Norveç Kralının bürokrasisini, askerini ve dini gücünü kullanarak elini çabuk tutmuş, tekeli ve merkezi iktidarı kendi lehine çevirmiştir. Bu kişinin adı Gissur Thorvaldsson’dır. Kendisini İzlanda Valisi yapmış ve diğer bütün şefleri ya sindirmiş ya da öldürmüştür. Ve halktan zorla toplayacağı vergilerle Norveç Kralına bağlılıklarını belirtmişlerdir. Norveç Kralı da bu durumdan çok memnun olmuştur. İşte yukarıda anlattığımız özgür ve hür tercihli insanların nasıl da Nozickçi bir yolla değil de, bildiğin gaspçı ve sömürücü yöntemle yani FRANZ OPPENHEİMER’cı fetih devleti yoluyla İzlanda’nın devletleştiği bir örnektir.


Franz Oppenheimer teorisini şöyle açıklıyor: “Devlet, oluşumu sırasında tümüyle, varlığının ilk aşamalarında ise özünde ve neredeyse tümüyle, zafer kazanmış bir insan grubunun, yendikleri üzerindeki egemenliğini bir düzene bağlamak ve kendini içten gelecek ayaklanmalarla dıştan gelecek saldırılara karşı güvenceye almak amacıyla, yendiği gruba zorla kabul ettirdiği bir toplumsal kurumdur. Bu egemenliğin sonul amacı, yenilenlerin yenenler tarafından ekonomik alanda sömürülmesinden başka bir şey değildir” (Devlet adlı kitabında sayfa 43)



İzlanda Anarkokapitalist toplumu; birkaç sömürücü kişi ve onun yandaşları yüzünden zorla terk etmek zorunda kalmıştır. Bunun neticesi ise inanılmaz kötü olmuştur. Devletçi sisteme geçtikten sonra İzlanda, nüfusunun %60’ını kaybetmiş. 1406 yılındaki nüfus sayımın da İzlanda ülkesi Anarkokapitalist toplumu terk ettiği 1262 yılına göre nüfusunun sadece %40’u ayakta kalabilmiştir.



2-) Praksiyoloji yöntemine göre Anarkokapitalist bir geleceğin varlığı tarihte örneklerin olup olmaması ile alakalı değildir. Öyle olsaydı Dinozorlarında bir geleceği olması gerekmez miydi? Sesleri duyar gibiyim. Dinozorlar sosyal-darwinci kurama göre tarihten silindi. Öyleyse neden devletler de silinmesin, bu mümkün değil mi? İyi de nereden biliyorsunuz, devletin ilelebet var olacağını yoksa siz kâhin misiniz? Eğer hiçbiri değilseniz, Anarkokapitalizm neden Dinozorları yenen küçük memeli tarla faresi olmasın? Yok, bu mümkün değilse siz nereden biliyorsunuz geleceği? İşte bu yüzden bizler Atilla Yayla’nın verdiği seminerde  ‘VARSAYALIM’ fikriyle Anarkokapitalizmi yoksaydığını gördük. Ve onu eleştirmeyi kendimize görev bildik.


Praksiyolojik yöntem bir şeyin tarihte olup olmamasına göre olayları, gerçekleri ve doğruları ön yargıyla değerlendirmez. Örneğin; Cep telefonu tarihte yoktur. Bugün cep telefonunun olması tarihin yol yöntemiyle alakalı değildir. Kredi kartı, altın sikkeler, ateşin, buğdayın ya da tekerleğin bulunması daha önce tarihte gerçekleşmiş bir şey değildir. Keşfedilmesi veya insanlarca bulunması ‘tarih ideolojisiyle’ ile alakalı değil, İNSAN EYLEMLERİ ve ONUN BİLİNÇLİ AMAÇLI İŞLERİ ile bire bir tutarlıdır.


Praksiyolojik yöntem, Mises’in deyimiyle: “Aklın başlıca işi, doğanın insana empoze ettiği sınırların bilinçli bir şekilde üstesinden gelmek, kıtlığa karşı savaşmaktır. Eylemde bulunan ve düşünen insan, çalışmak ve meşakkat sonucu her ne tip bir refah elde ederse, popüler adıyla iktisadi davranışın ödülü olduğu bir kıtlık evreninin ürünüdür.” (İnsan Eylemi, s. 237)


Praksiyolojik yöntem Anarkokapitalist toplumu; tarihi verilerde, eski tecrübelerde, deneylerde, arkeolojik kazılarda ya da belgelerde aramaz. O insanı amaçlarına ulaşmak için nasıl hareket etmesini tercih eden insan türü olarak değerlendirir ve bunu kendinde doğru olarak öne sürer. Praksiyolojik yöntem kıtlık dünyası karşısında insan eylemlerinin hedeflerinin makul mü değil mi veya iyi niyetli mi ya da kötü niyetli mi olması ile ilgilenmez. Praksiyolojik yöntem insanlığın meçhul kaderi ile de ilgilenmez. O, özgür iradenin determinist bir dünyadaki tercihlerinin hedeflediği amaçlara uyuşup uyuşmadığıyla alakadar olur. Bunun üzerine bina ettiği sistemi aklın çelişmezlik ilkesine atıfta bulunarak mantık silsilelerini bir araya getirir ve bu, bina ettiği sistemi sürekli acımasız olarak eleştirir. Bunun adı Atilla Yayla’nın dediği gibi KURUCU AKILCILIK değildir, insanın kıtlık dünyasını yenmek için elinde bulundurduğu akıl aletini en doğru ve verimli şekilde kullanmaktır. Bunun adı sadece ve sadece RASYONALİZMDİR.  


Mises Rasyonalizmi şüphesiz en iyi tarif eden kişilerin başında gelmektedir. İnsan Eylemi kitabının 183. sayfasında şöyle demektedir: “İnsanın hataya karşı savaşmak için tek bir aracı vardır: AKIL.” 


Bu madde de söylenecek son şey; insanlık; durumunu daha iyi duruma getirmek için tercihlerde bulunmasının nedeni için insanlığın kaderinin tarihi tecrübelerde arama beyhudeliğidir. İnsanın amaçlı ve bilinçli eylemi eninde sonunda determinist bir dünya da yani fizik, kimya, biyoloji ve iktisat yasalarıyla çevrili bir dünya da insanın kendi durumunu daha iyi duruma getirme arzusudur. Dediğimiz gibi bunun adı akılcılıktır, başka bir şey değil.



3-) Anarkokapitalizm, Yayla’nın dediğinin tersi olarak devleti sonuna kadar eleştiren ve devletsiz bir toplum kurma siyasetine sahip yegâne ideoloji değildir. Aynı zamanda Anarkokapitalizm, zorun zorbalığın ortadan kaldırıldığı bir düzen de değildir. Anarkokapitalizm cennet vaat etmez. Sadece zorun ve zorbalığın gerçek suçlulara yönlendirildiği bir toplum olmasının en adil birliktelik olduğunu söyler.


Devlet kesinkes insan eylemlerinin bilinçli ve amaçlı tercihiyle beraber oluşmuş olmasına rağmen ona itaat etmek için sabırsızca bekleyen kandırılmaya hazır kitlelere de ihtiyaç duyar. Devlet praksiyolojik olarak insanın eylemlerinin sonucudur. Fakat zora ve sömürüye dayalı bir ekonomik yoldur. İnsanın eylemleri iki taraflıdır. Birincisi gönüllüğe ve üretime ikincisi ise gönüllük ve üretimle olana el koyma ve hırsızlıkla sömürme üzerinedir. Anarkokapitalistler bilhassa Rasyonalist Aydınlanmacılar doğal hukuk’un, mülkiyet haklarının ve ahlakın zorla bireylerin mantığına kabul edilmiş şeyler olmadığını tersine bütün bunların insanın doğayla ilişkisinden doğduğunu belirtirler. İnsan doğa üzerinde hâkimiyet kurması ile ona sahip olması onun mantığının ve sosyal bir canlı olmasının nedenidir. İnsanın kendi türdeşlerine karşı saldırgan olmasının ‘kötü’ diye nitelendirmemiz kesinlikle insan topluluklarının “KARŞILIKLI YARDIMLAŞMA” üzerine evrimleştiğimizin gerçeğinde saklıdır.


Bütün insan topluluklarındaki tek gerçek ve zamanlarüstü ahlak; Hırsızlık, insan öldürmek ve başkasının arazisine keyfi olarak el koymanın ‘suç’ olmasıdır. Bu duruma bir örnek olarak büyük bireyci anarşist BENJAMİN TUCKER’ın sözlerine kulak vermeliyiz: “Anarşizm, suçun cezasız kalmasına izin vermez ve ‘hapishaneleri, resmi görevlileri, orduyu ya da zorun diğer sembollerini ortadan kaldırmaz. O yalnızca, saldırgan olmayan insanların bu zor sembollerinin kurbanı olmamasını talep eder. Anarşizm sevginin değil, adaletin saltanatıdır. O, zor sembollerinin ilgasını değil, zorun gerçek saldırganlara karşı uygulanmasının üzerinde durur.” (B.Tucker, Liberty:8, no:10 dergisindeki makalesinden, 10 Ekim 1891)


Yayla, Anarkokapitalist toplumda zorun ve zorbalığın ortadan kaybolacağı bir dünya olamayacağını söylerken, haklıdır. Fakat zoru ve zorbalığı Yayla çok yanlış değerlendirmektedir. Anarkokapitalizm romantizm sonucu meydana gelmiş bir şey değildir. Anarkokapitalizm insan doğasının hür tercihleriyle beraber determinist bir dünyada meydana gelmiş bir şey olacaktır. Asla Anarkokapitalist toplum aklın ve doğanın dışına çıkmış, hayalci ütopyacı bir ideal değildir. İnsan eylemlerinin sonucunda meydana gelecek önce talep edilebilir sonra uygulanacak bir sistem olmaktan öteye geçemez.


Böylece Yayla’nın sorusunu cevaplayabiliriz: -Zor; ne piyasa ne de güç ilişkilerinden üretilmiştir. Zor, zorunlu olarak insan eylemlerinden üretilmiştir. Fakat insan eylemleri evrimsel olarak iki davranış türünden birisini tercih etmek yoluna gitmiştir. Zor ve gönüllülük arasında tercihini Karşılıklı yardımlaşma yönünde kullanmıştır. Zor üzerinden kurulan bir toplumun ne olacağını kestirmek zor olmasa gerek. Suriye örneği bize yeterlidir. Bütün grupların tek isteği herkesin özgürlüğü değil, sadece kendi adamlarının devleti ele geçirmesidir. Sürekli şiddetin üzerine bina edilen toplum ile empati ve karşılıklı yardımlaşma üzerine bina edilen toplum arasında dağlar kadar fark vardır.


Açıkçası devlet yıkıcılığın, iç savaşın, sömürünün, zorun, hırsızlığın, keyfi adam öldürmenin, köleliğin ve şiddetin sembolüdür. Anarkokapitalizm ise yapıcılığın, barışın, üretimin, yardımlaşmanın, gönüllülüğün, kendi emeğinle geçinmenin ve kendi mantığına uygun kişilerle bir arada yaşama arzusudur.


  

4-) Yayla, analizini daha da genişleterek Anarkokapitalizm’i hayata geçirilen bir şey olsa bile tekrar devlet düzenine geçmesini olağan karşılıyor. Bu düşüncesini Nozick ve Henry Hazlitt ile pekiştiriyor. Ona göre Anarkokapitalizm hayat bulsa bile kurgusal olarak tekrar insanlık tarihi kendi haline yani devletçi sisteme dönmek zorunda kalacaktır, diyor.


Yayla; Nozick ve Henry Hazlitt’i merkeze alarak onların kurgusal siyasi felsefelerini VARSAYIMSAL olarak önümüzü koyuyor ve seminerde Anarkokapitalizmin boşunalığına vurgu yaparak, anarkokapitalizm imkânsızdır, diyor.


Anarkokapitalist toplumun sürekli galip geleceğini iddia eden Roy Childs adındaki liberteryen de, tam da Atilla Yayla’nın VARSAYIMSAL düşüncesini kullanarak kendiliğinden doğan düzen de görünmez el’in Nozickçi minimal devletten, ultra-minimal devlete oradan egemen acenteye ve en sonda sıradan rekabetçi güvenlik malı üreten anarkokapitalist topluma evrimleştiği iddia etmiştir. Childs’ın son sözü şöyledir: “ Bu görünmez el’in rövanşıdır.


Fakat biz rasyonalist aydınlanmacı özgürlükçüler asla kendiliğinden doğan düzen, görünmez el veya kitlelerin bilgeliği gibi abartılı sezgici şeylerle ilgilenmeyiz. Açıkçası ne Nozick ne Hazlitt ne de bizden biri olan Roy Childs’ın varsayımsal fikirleri gerçeklerden çok uzaktırlar. Açıkçası bütün bunlar romantik saçmalıklardır.


Bireyler toplum inşa etmek maksadıyla planlar yapmaz veya aksiyom üretmezler. Kendi amaçlı ve bilinçli eylemleri diğerlerinin amaçlı ve bilinçli işbirliğinin sonucunda meydana gelen fikirler üretirler. Gökdelen inşaa etmek için bile birçok organizasyon gereklidir. Anarkokapitalizm asla yeni bir fikir değildir. Çünkü o barışçıl sosyal işbirliğinin mantıksal sonucudur. Bugün bütün insanlığa baskın gelen zorun ve zorbalığın simgesi DEVLET’in karşısındaki ideolojisini yani Anarkokapitalist toplumu, düşünceden 21.yüzyıl pratiğine aktarma işi kesinlikle ve elbette anarşist-kapitalist düşünürlerin işbirliğine aittir. Fakat hiçbir birey izole halde değildir, düşünürler de buna dâhildir. Kitleler, bilgeli işlere mehilli değildirler. Olan, olmuş ve olması muhtemel düşüncelere göre hareket ederler. Anarkokapitalizmin gelecekteki varlığı diğer insanların onu toplumsal sisteme entegre etmesine bağlıdır.


Açıklanması gereken şey Anarkokapitalist toplumun zaten mevcut olan doğal halinin diğer insanların ve en çokta çoğunluğun bunu en ince ayrıntısına kadar bilmesi gerektiği gerçeğidir. Bütün sosyal problemlere kesin, net, evrensel ve zamanlarüstü çözümler öne sürmesine bağlıdır. Anarkokapitalist düşünürlerin yaptığı şey; birçok VARSAYIM üretmekten çok, barışçıl sosyal işbirliğinin meyvelerinin zorunlu mantıksal olarak insanlığın geleceğinin buna bağlı olduğuna ikna etmektir. Yoksa Anarkokapitalizm masaldaki öpmesi için prensesini bekleyen hayali kurbağa prense benzemektedir. Anarkokapitalizmin uygulanması için arzu edilmeden önce, gücünü tamamen alternatifsiz olmasında aramalıdır.


Anarkokapitalist toplumun gözde farkı, düşüncesinin merkezine barışçıl sosyal işbirliğini almasıdır. O herkes için tek “iyi” sistemin gönüllülük olduğunu ve bunu hem insan evriminin zorunlu gidişatında hem de bilimsel tabiat kanunlarının determinist yanında insan tercihlerinin zorunlu doğasında bulmasıdır. Çünkü medeniyetin tercihi iki türlüdür: çalışmak, üretmek veya çalışanı sömürmek ve üretene el koymaktır. Birinci yol tartışmasız Anarkokapitalizmdir. İkinci yol Anarkokapitalizmin karşısındaki istisnasız her şeydir. Çünkü evrensel olarak herkesi kucaklayabilecek, onları refaha taşıyabilecek şey barışçıl yollarla zorun ve baskının en aza indirilmesi böylelikle kurbanların ve kurbanlığın hafifletildiği toplumdur. Diğeri yani el koyma, baskı, korkutma ve asalaklık ideolojisidir. Köleliğin, insanın insanüstündeki egemenliği, berbat ve pis bir yaşamdır.



5-) Anarkokapitalizmin şu andaki imkânsızlığından dem vurup karamsarlığa kapılan liberteryenler; bize kısa zamanda çare olarak minarşizmi önermektedirler. Minarşizm şuna inanmaktadır: Güvenlik hariç bütün mal ve hizmetleri piyasada üretilebiliriz fakat asla adalette SON SÖZÜ –Son Kararı- serbest piyasa söyleyemeyeceğinden, onun yerine insanlığın zorunlu olarak suçların cezasız kalmaması için Devlet gibi tekel kurumlara ihtiyacı vardır, derler.


Anarkokapitalistler bu SON SÖZÜN bilimsel değil sadece kaygılardan, metafizik ilkelerden ve hislerden ileri geldiğini öne sürmektedirler. İlkin eğer son sözü devlet söyleyebiliyorsa devlet kurumunun yaratıcısı insan eylemleridir asla İLAHİ BİR GÜÇ değil. Mümkündür ki bir şey insan eylemleriyle gerçekleşen bir şey ise kesinlikle dünyevidir. Yok, eğer devlet İLAHİ BİR GÜÇÜN yaratımı olan bir kurum ise yalnız Anarkokapitalistler değil minarşistler ve klasik liberallerde yanılmışlardır. Çünkü insan eylemleri sadece adaleti, güvenliği değil en ufak ayakkabıyı bile üretecek güçte ve fikirde değillerdir. Sadece doğanın acımasız insafına bağlıdırlar. O zaman her şeyde son sözü devlet söylemelidir diyen Sosyalizm yüzde yüz haklıdır.


Açıkçası Rothbard’ın dediği doğrudur: “Rothbard…1949-50 kışında, sol cenahtan bazı öğrencilerle konuşması esnasında, kendisi açısından bütün alanlarda serbest piyasayı desteklemenin, ama aynı zamanda bir Devlet polis gücüne taraftar olmanın bir arada imkânsız olduğunun farkına vardığını nakletmektedir: “bütün düşüncem çelişkiliydi [...], yalnızca iki mantıklı ihtimal vardı: sosyalizm veya anarşizm. Benim için bir sosyalist olmak tartışma dışı olduğundan, meselenin karşı konamaz mantığıyla, kendimi bir özel mülkiyetçi anarşist, ya da daha sonra adlandıracağım gibi, bir anarko-kapitalist olmaya doğru itilmiş buldum”. (http://www.libertedownload.com/LD/arsiv/45/13-crocetta-tarihsel-ve-entellektuel-baglam-icinde-rothbard.pdf, s. 208)


Bugün yaşadığımız coğrafyada 2011 yılında Fenerbahçe’nin şike yaptığı söylenmiştir. 2015 yılında ise Fenerbahçe’nin şike yapmadığı söylenmiştir. Devlet’in piyasa anarşisinden tek farkı keyfilik konusunda SON SÖZE sahip olduğudur. Devlet adaleti şöyle görmektedir: sadece kendi rekabetini öne çıkartıp diğer tüm şeyleri susturmaktır. Piyasa da ortaya çıkmayan tekel olmak devlet olmaktır. Devlet PARDON DEMEK KONUSUNDA SON SÖZE SAHİPTİR. Klişelerin en büyük mantıki hatası, tarihi dondurmuş bir zihinle düşünmektir. Oysaki piyasanın en büyük büyüsü adalet, güvenlik veyahut eğitim gibi konularda son sözü keyfi olan hiçbir şey söylememelidir, düşüncesiyle donatılmış olmasıdır. Piyasa keyfilikle değil değişmez, bozulmaz, zamanlarüstü ilkeler ile olaylara yaklaşır. Piyasa anarşisi; aklın ilkeleriyle donatılmış ve doğayla ilgili tek mantıki şey olan DOĞAL HUKUK ile ancak adaleti ortaya çıkartabilir.

Şu unutulmamalıdır ki güvenlik, polis ve ordu gibi güvenlik kurumları insan eylemlerinin ortaya çıkardığı organizasyonlardır. Bunların DEVLET ile ilgisi sadece devlet denilen zorbalığın bu kurumları gasp etmesidir. Mesele bunu tekrar piyasa anarşisinin ellerine teslim etmektir.


Rothbard diyor ki: “Başka herhangi bir sosyal sistemin tabii hukuk olarak vasıflandırılması mümkün değildir; çünkü bir kişinin ya da grubun başka kişi ve gruplar üzerinden baskıcı bir kuralı (ya da bu hükümdarlıkta görev alan başka bir kural) olacaksa, bu kuralın herkese uygulanması imkânsızdır. Sadece yöneticisiz ve salt liberteryen bir toplum tabii hukuk vasfına sahip olabilir, ya da daha önemlisi, bütün insanlık için evrensel etik şartlarını sağlayabilir.” (M.Rothbard, Özgürlüğün Etiği, s.47.)



6-) Güvenlik, sağlık, eğitim ve koruma gibi konularda Yayla’nın diğer bir telaşı da bu gibi mal ve hizmetlerin toplumdaki zayıf ve güçsüzlere yeteri kadar ulaşıp ulaşmayacağı meselesidir.


Mises ve Ayn Rand gibi büyük zekâlar bile bu konuda dumura uğramışlardır. Onlara verilecek cevap; sermayenin artan marjinal verimliliği ve lüks mallar teorisinde gizlidir. 1900’lerin başlarında Viyana’da tek bir otomobil vardır. Onun sahibi Avusturya Macaristan İmparatorudur. Bugün Viyana’da en fakir bile otomobil mal ve hizmetinden yararlanmaktadır. Toplu taşıma araçlarından tutun, özel taksiler, dolmuşlar ve minibüslere kadar hepsi toplumun en fakirlerine hizmet etmektedirler. Bir malın kullanımı illaki o malın sahibi olmamızı gerektirmez. Zenginler girişimcileri alım güçleriyle destekleyerek malın daha ucuza ya da daha verimli yollarda maliyetini azaltmayı sağlarlar. Bu da bütün topluma yararlı olacaktır.


Güvenlik konusunu da böyle düşünmekte yarar vardır. İlla ki korunaklı sitede ev sahibi olmamız gerekmez. Bir kiracı da güvenlikli bir sitede en iyi hizmeti alabilir. Tabi ki aciz insanların hepsi sitelerde oturmak durumunda değillerdir. Fakat bugün DEVLET fakir ve acizlerin hepsine tek tek özel body guard tuttu da bizim mi haberimiz yok. Diyelim ki Klasik Liberal bir devlette polis hizmeti bedava diyorsunuz. Polise eğer ayaklarımla gitmediğim sürece bedava diye bir şey yok. Polise haber vermek için bir telefonum, jetonum, kontörüm veya param olması gerekir. Yok, o vergilerle finanse edilen bir şey diyorsanız, bunu Anarkokapitalist toplumda yapacak birçok eli açık insan bulunacaktır. Yardımları zenginlerden zorla vergi toplayarak elde etmek gene zorbalığı yasallaştırmaktan başka bir şey değildir.


Zenginlerin fakirler üzerindeki baskısından söz etmemek olanaksızdır. Fakat birçok zengin bunun tam tersini söylüyor. Nüfus olarak fakirler zenginlerden hala çok ama ellerindeki zorun silahları da zenginlerin elinde… Mesele DEVLET denilen tekelci zorbaya ulaşımda zenginlerin daha kolay devletten nemalanması gerçeğidir. Fakirler devletli ya da devletsiz her sistemde acizdir. Oysaki en azından Anarkokapitalist bir toplumda devlet olmadığından fakirlerin zenginlik basamaklarına daha hızlı tırmanması için daha büyük ümit vardır. Ve en azından fakirler; şövenist ve merkezi dini duygularla devletin arkasına saklanan burjuvaları, işçi liderlerini, hükümetçileri ve onların destekçi aydın takımını devlet denilen dev bir güç olmadan alaşağı etmek konusunda korkusuz olacaklardır. Piyasa anarşisinde serbest rekabet; güçleri her zaman dengeler ve onları sosyal işbirliğinin yoluna sokar.


Klasik Liberaller tarafından Gece bekçisi diye naifçe anlatılan Devlet! Unutulmamalıdır ki maaşını fakirlerden almaz. Yani o emirleri de fakirlerden almaz. En azından gece bekçisi diye yutturulan ve sadece zenginler için çalışanı hep beraber işine son verirsek, korkumuzda ve savunmamızda da eşit oluruz. Gece Bekçisinin kovulması acizleri zora sokmaz, sadece güçlüleri zora sokar.


Rand ve Mises’e verilecek cevap basittir: Devletin finansmanı gönüllü yapılıyor ise o zaman bizim ihtiyacımız olan şey devlet değil koruma dernekleri, güvenlik şirketleri ve özel sigortalardır. Yani ANARKOKAPİTALİST TOPLUMDUR.



7-) Anarkokapitalist toplum düzenini isteyen iki tip özgürlükçü vardır. Birincisi libertin’lerdir. Libertinler haz konusunda kendi bedeni için onay vermiş her kişi için sınırsız bir özgürlük istemektedirler. Onlar rızaya dayalı olarak her türlü tabuyu yıkmak istemektedirler. Fakat libertin için zorlama söz konusu değildir. Onun dünyası da sosyal işbirliğine dayanır. Yalnız bir farkla o olayları karşılıklı yardımlaşma da değil egoist haz dünyasında görür. Onun toplumunda sadakat, aşk, bağlılık ve samimiyet yoktur.

Akılcı ve aydınlanmacı Anarkokapitalistleri libertinlerden ayırmak gerekir.


Anarkokapitalist liberteryenlerin dünyası estetik övgüden çok etiğe vurguyla geçer. O insanlar arasındaki empatinin bizleri mutlak olarak KARŞILIKLI YARDIMLAŞMACI olarak evrimleştiğimizi söylerler.


Anarkokapitalist liberteryenler aile konusunu bu felsefi temelden değerlendirirler. Bunu dile getiren ilk liberteryen Mises’tir. Daha önceki bir yazımızda aile konusunu şöyle değerlendirmiştik: “Aile kurumu Mises’e göre doğada bulunmayan bir yapılanma biçimidir. İnsan ırkı, aile kurumunu içgüdüsünden ayrı olarak eğitimini tamamlayarak ve aydınlanarak bulmuştur. İnsan tam tersine salt içgüdülerine bırakılmış olsaydı asla aile kuramayacağını ifade eder. Oysaki aile bu yapısıyla cinsel birleşmenin sürekli garanti altına alındığı bir yer değil, tam tersine sevginin, özenin, karşılıklı bağlarla güçlenen ilişkilerin, yaşanan tecrübelerin, muhabbete ve elbette anne-babanın cinsel birleşmesine yol açan bir kurumdur. Çocukların bakıma muhtaç olması da aile hayatının kurulmasına tek başına yardımcı olamaz. Ama karşılıklı yardımlaşma ilkesi insanın doğa durumundan sosyal duruma geçişteki en büyük bilinçli meşalesi olmuştur. Çünkü bizler salt içgüdülerimizle hareket etseydik belki görünmez el doktrinindeki gibi kazançlı ama sefil bir hayatın meyvesi olurduk. Bu yüzden Freudyen düşünce insan gelişiminin tersidir. Eğer bizler içgüdülerimizle baş başa kalsak aile hayatımızda ensest ilişkilerin ve pedofilin olumlu karşılanması gerçeğiyle karşı karşıya kalırdık. Klasik liberalizm bu açıdan şiddetin, savaşın, tecavüzün ve güçlünün güçsüz karşısında sürekli zaferini askıya alacak olan onurun, bireysel benliğin, hoşgörünün, vicdanın, aklın, özgürlüğün, mülkün, barışın, güvenliğin, maddi ve manevi refahı ön plana çıkaran KARŞILIKLI YARDIMLAŞMA ilkesinde kendisini bulmuştur. Klasik liberalizm sosyolojisini güvensizlik ortamının doğurduğu tehditte değil, sevginin ve huzurun içinden çıkan birbirlerine yardım etmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü bireysel benlik ancak kendisini başka benliklerde tanır ve anlar.”(http://serkankiremit.blogspot.com.tr/2014/09/gule-gule-gorunmez-el-karsilikli.html )



8-) Son sözümü büyük liberteryen Graham Sumner'ın şu ifadeleriyle bitirelim:

“Beyler, öyle bir zaman gelecek ki, toplum iki büyük sınıfa ayrılacak: Sosyalistler ve Anarşistler. Anarşistler, devletin hiçbir şey olmasını isterken; sosyalistler, devletin her şey olmasını isterler. Bundan daha büyük bir zıtlık olamaz. Gün gelecek, geriye yalnızca bu iki büyük taraf kalacak: Anarşistler bırakınız yapsınlar (laissez-faire) ilkesini, sosyalistler ise bunun tam karşı ucundaki görüşü temsil edecekler. İşte o gün geldiğinde, ben bir Anarşistim.”



Yazar: Serkan Kiremit

Yorumlar


bottom of page