Atilla Yayla ve "Kitlelerin Bilgeliği" Yanılgısı
- Serkan Kiremit

- 7 Kas 2016
- 8 dakikada okunur

“Düşünülen, yapılan ve başarılan her şey bireylerin performansıdır. Yeni fikirler ve icatlar daima sıradan olmayan insanların başarılarıdır.” Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, s.812.
Atilla Yayla, ‘Kendiliğinden doğan düzen’ düşüncesiyle Rasyonalist Liberal Aydınlanmacı fikre karşı açtığı savaşa başka bir cepheyle cevap veriyor. Bu cephenin yeni kavramı: KİTLELERİN BİLGELİĞİDİR...
Prof. Dr. Yayla, ‘Kendiliğinden doğan düzen’ fikrinin yetmediği yerlere Kitlelerin bilgeliği fikri ile arkasında durduğu düşüncenin savunmasını kuvvetlendirmeye çalışıyor. Elbette buna hakkı var. Fakat büyük kavramlar büyük özdeyişlerle gerçekleşmez.
Yayla, kitlesel olmak zorunda olan; demokrasi, piyasalar, fiyatlar, gelenekler, halk iradesi, inançlar, ortak akıl, sağduyu, borsa, toplam arz ve talep gibi meseleleri özel mülkiyete dayalı gönüllü oluşmuş sosyal birlikteliğin zaferleriyle karıştırmış ve düşünce kargaşasından uzaklaşmak için KİTLELERİN BİLGELİĞİ kavramıyla bu gibi gerçekleri çarpıtarak ve saçmalayarak açıklamaya çalışmıştır.
Oysaki Rasyonalist Liberal Aydınlanmacı fikir; birey ile toplum arasındaki sosyal işbirliğinin bir ikilikten yahut çatışmadan meydana geldiğini tarihin hiçbir anında ileri sürmemiştir. Yayla’nın iddiaları asılsızdır. Rasyonalist Liberal Aydınlanmacı fikir özel mülkiyete dayalı gönüllü oluşmuş işbölümü toplumunu: KARŞILIKLI YARDIMLAŞMA ilkesine bağlar. Alıcı ve satıcı arasında çatışma yoktur, bilinenin aksine daima avantaj vardır. Bu ilkeyi tek tek bireylerin hem doğayı hem de kendi yalnız doğalarını (egoist çıkarlarını) alt ederek elde etmişlerdir. Kütlenin arzu ve hevesleriyle değil, bireylerin biricik aklıyla bu işi başarmışlardır. Her bireyin kıtlık karşısında gerçekleştirdiği durum elbette sosyal işbirliğin büyük başarısıdır. Ama bu işin temeli birey ve onun aklı sayesinde başarılmıştır.
Akılcılık karşıtı kimseler, bu işi KİTLELERİN BİLGELİĞİ ilkesiyle her zamanki biricik insan mantığını reddedip, bu işi ‘tabiatın ya da Tanrının gizli planına’ paslamaktadır. Ne Adam Smith’in dediği gibi bu işi ‘GÖRÜNMEZ EL’ gerçekleştirmiştir ne de İskoç Aydınlanmacıların dediği gibi ‘KENDİLİĞİNDEN DOĞAN DÜZEN’ bu işin sahipleridir. Sosyal işbirliğinden doğan kuvvet bireylerin tek tek hem zamanın kıtlığına karşı hem de yeteneklerin kıtlığına karşı savaşının bir sonucudur. Terzi hem tarım işleriyle hem de inşaat işleriyle asla aynı anda uğraşamaz. Diyelim hiç uyumadan bu işleri de başardı. Bakalım yeteneği, bilgisi bu işleri yapmaya yetkin mi? İşte insan aklı doğa üzerinde verdiği mücadele sonucunda MÜBADELE SİSTEMİNİ KEŞFETMİŞTİR. Bu iş; bilinçli ve amaçlı insan eylemlerinin işidir. Otomatik güçlerin yahut ilahi güçlerin gizli planı falan değildir. Terzi, müteahhit ve fırıncının bilinçli tercihleriyle oluşmuş amaçsal bir birlikteliktir. Üretim güçlerinin otomatik ya da Tanrının emriyle gerçekleşmemiştir.
Kitlelerin bilgeliği gücü abartılı saçmalığın bir göstergesidir. Akıl karşıtlarının verdiği savaşta, elinde hiçbir araca sahip olamayanların kısır bilgi parçacıklarıyla insanın mantığına saldırısıdır.
Oysaki akıl, melekler veyahut cennetin var olup olmaması gibi ilahi bir mesele değildir. Akıl, hayatın ne anlama geldiği sorusuyla aynı meçhul öğeyi içinde taşır. İkisi de gerçek ve doğrudur. İkisi de bütün insanların içinde olmaktan kaçamayacağı kesin koşullardır. Ve ikisi de –şimdilik- mana dünyasına aittir.
Akıl; birey için nihai veridir. Bireyin temel doğrusudur. Kendinde doğrudur. İnsan aklı vardır aynı hayat ve doğa gibi üçü de gerçektir ama neden ve nasıl varolduğu belli değildir. Mesele insan aklını kullanmayı reddettikten sonra onun yerine koyacak şeylerin örneğin sezgi, içgüdü ve otomatik güçlerin aynı bugünün başarılarını sağlayıp sağlayamayacağı gerçeğidir. Oysaki bütün hayvanlar ve bitkiler; içgüdüye, sezgiye, ilahi yaratıcının bütün yaratılış iradesine rağmen İNSANIN YARATTIĞI MEDENİYETİN en ufak kırıntısını bile gerçekleştirememişlerdir.
Akıl; apaçık olarak insan ne ise onu ve ortaya koyduğu her bir şeyi meydana getirmiş olan şeydir.
Aklı üstün mü yoksa düşük bir şey olduğunu sorgulamak mantığın dışında bir şeydir. Çünkü aklı sorgulayacak ve analiz edecek tek şey gene akıldır. Aynı elması kesecek tek şeyin gene elmas olması gibi…
Kitlelerin bilgeliği meselesi rasyonalist aydınlanmacı liberallerin asla kabul etmeyeceği bir kavramdır. Onların kavramları 4 yüzyıldır bellidir: özel mülkiyet altında karşılıklı yardımlaşmaya dayalı toplum ya da gönüllü bireylerden oluşmuş işbölümüne dayalı toplumdur.
Kitlelerin bilgeliği düşüncesinin en güçlü olduğu nokta, doğru kararlar verirken insan aklının biricik mantığından daha isabetli tercihler yaptığıdır. Kitlelerin bilgeliğini bir de şu örneklerle açıklayalım: 14 Kasım 2014 yılında Jüri (kitlelerin bilgeliği) Ferguson’da 18 yaşında silahsız vurulan siyahî genci öldüren polis Wilson’ın yargılanmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Bugün Jürili adalet sisteminin en büyük sakıncalarından bir tanesinin de doğal hukuk’u uygulamaya en yakın sistemin güçlü hâkimlerin katı ilkesel tutumlarının yerine jürinin kaprislerinin hukuku olmayıp, merhamete ve daha kötüsü geçmiş yanlışların devam etmesini sağlayan örf ve adetlere daha yakın olduğudur. Oysaki hukuk; temel hak ve özgürlüklerin merhamete değil kati ilkelere sahip insanlar tarafından verildiği gerçeğidir. Kitlenin sayısını arttırdığımızda hukuku ve adaleti uygulamak ortalama bir standarda ve öfkeyi daha çabuk ortaya çıkarmaktadır. Yukarıdaki örnekte Jürinin çoğunluğunu oluşturan halk beyazlardır ve onlar atalarından aldığı düşünce klişelerini adalete taşımaktadırlar: Zenciler suçludur. Oysaki doğal hukuk bilimine sahip bir hâkim asla kendisini öfkeye kaptırmayacak tam tersine ilkeyi uygulamak isteğiyle dolacaktır. Biliyorsunuz ki tribünler ve meydanlar heyecana kapılır ve bireyler kitlenin içinde kaybolacağını bilerek aşırı saldırganlaşır ama yalnız kalan birey soğuk hesaplar yapmak zorundadır. Bu gerçek, jüri sisteminin yanlışlığını ortaya çıkarma konusunda bize birçok veri sağlar ve aslında yeterde artar bile!
Kitlelerin bilgeliği ile piyasa toplumunun başarısını aynı kefeye koymak tam bir saçmalıktır. Kitleler giriştikleri olayların sonuçlarından kaçabildikleri için asla ve asla rasyonel fikirler geliştiremezler. Piyasa aktörleri ise özel mülkiyet altında kararlar alarak sonuçlarına katlandıkları için maliyetleri azaltmak adına doğru kararlar vermek üzere hareket ederler. Piyasa aktörleri muhasebe yapar, kitlelerin böyle bir derdi yoktur.
Demokrasi teorisi de kitlelerin bilgeliği fikri ile aynı paralelde düşünür ve çalışır. Çünkü seçmen kendi yöneticilerini barışçıl bir sistem içinde değiştirme imkânıyla donatılsa bile niye seçmenler özel mülkiyet altında karşılıklı yardımlaşmanın getirisini başkasına devretsin. Saçmalık buradadır. Elbette bireyler kendilerini geliştirmek üzere özel yaşam koçları tutacaktır yahut çocuklarının bakımı ve gelişimleri üzere en iyi bakıcıları bulacaktır. Fakat unutulmamalıdır ki Devletler anonim şirket değildir, devlet yöneticileri de CEO değildir, hatta şirket çalışanları da devlet memuru değildir. Şu bilinmelidir ki demokrasinin piyasa teorisiyle en ufak bir benzerliği yoktur. Demokrasi her bireye eşit oy hakkı tanımıştır. Serbest piyasa ise her bir bireyin kullandığı miktar kadar ödediği şeye göre fiyatlandırma yapacaktır. Mülkünün fazlalığına göre seçimi etkileyecektir ya da hiç arabası olmayan bir kişi otoyol parası ödemeyecektir ve onun otoyol finansmanı için ayıracak tek bir parası olmadığı gibi zamanı da yoktur. Eğer o otoyolu kullanmak zorunda kalırsa otobüs şirketleri aracılığıyla tek bir kullanımlık geçiş parası ödeyecektir.
Serbest piyasa üzerine oturmuş bir toplumsal yapı, her zaman muhasebe yapan insanların varlığı ve onların yatırımları, tasarrufları ve yardımlarıyla beraber gönüllü ilişkiler ağıyla bezenmiş bir toplumdur. Demokratik bir devlet ise her zaman zora ve zorbalığa dayalı hazineden vergi ile geçinenlerin, o hazineye ne pahasına olursa olsun doldurmakla yükümlü vergi verenlerin düzenidir. Demokratik devlet’in yöneticilerini barışçıl seçmek seçmen vatandaşın zorla vergi vermesini, zorla askere gitmesini asla engellemiştir. Yarında engelleyemeyecektir. Demokrasi; teorisi ve işleyişi ile nesnenin zorunlu bilgisiyle asla zoru ve zorbalığı önleyemez sadece onu azdırır. Böylece demokrasi efendi-köle ilişkisini modern ve daha merhametli bir hale sokmuştur, o kadar ve bir nokta. Burada KİTLENİN BİLGELİĞİ DEĞİL, KİTLENİN AZINLIĞI YAĞMALAMASI görülmektedir.
Kitlenin bilgeliği yukarıda görüldüğü üzere yağmanın, saldırının ama esas olarak linç kültürünün üzerine temellenir. Çünkü kitlenin içine saklanan birey maliyeti omuzlarına almadığından linç kültürünün bir parçası olmaktadır. Tüketici egemenliği ile doğrudan demokrasi fikri arasında en ufak bir benzerlik yoktur. Çünkü tüketici olmak biyolojik bir zorunluluktur ama seçmen olmak sadece ve sadece sonradan uydurulmuş bir siyasi hayaldir. Tüketici egemenliği kavramı biyoloji kanununun iktisat düşüncesine zorunlu olarak eklenmesiyle ortaya çıkmaktadır. İnsan doğar ve enerjisini otomatik olarak kaybettiği için (nefes alışı, kalp çarpıntısı gibi) enerjiyi tekrar elde etmek için üretmek ve ürettiği enerjiyi tükettiği içinde üretmek zorundadır. Biyoloji yasası yukarıda görüldüğü gibi otomatik bir biçimde başlayan tüketimi sonradan tamamen bilinçli tercihli üretime bırakmak zorundadır. İkinci fikir tamamıyla bilinçli amaçlı insan eylemidir. İşte biz buna iktisat yasası demekteyiz. Tüketici egemenliği yani iktisadi aktörler neyin üretildiğini belirlemez ama neyin ne kadar tüketilebileceğine ve son kertede piyasada ne kadar satılacağına karar verir. Tüketici egemenliği kaprislidir ama karşısına çıkan üretime göre şekil alır. Üretimi geleneksel gerçekleştiren insanlar kadar, girişimci dediğimiz öncü ve farklı bireylerde vardır. Üretim anarşisi girişimcilerin ve dâhilerin (genius) işidir ve fakat tüketicilerin işi değildir. Onlar (girişimci ve dahiler) piyasaya, kitleye ve tüketicilerin kaprislerine hiç mi hiç aldırış etmezler. Çünkü onlar bilirler ki dahiler ve girişimciler emirle, komutayla, piyasayla, arz ve talep ile iş görmezler. Onlar eserlerini ortaya koyarlar ve geri çekilirler, daha başka yeni fikirlere yelken açarlar. Ve elbette tüketicilerin, kamuoyunun insafına kalmış olabilirler. Ama birçoğu bunu umursamaz bile!
Piyasa fiyatını belirleyen şey elbette tüketicilerin egemenliğidir. Fakat Tüketicinin egemenliğinden bir bilgelik çıkarmak saçma sapan bir düşüncedir. Eğer bizler sadece talebin yani tüketicinin ellerine bakıyor olsaydık, iktisadi ilerleme denilen şeyin sadece otomatik olduğu düşüncesine kaptırıverirdik. Oysaki yaratıcı olan şey her zaman insanın biricik aklı ile başarılmıştır. Bugün adına ister girişimcilik denilsin, ister marjinal kişiler, ister dahiler, ister Ayn Rand’ın romanından fırlayan işadamları yada teknolojiyi gerçekleştiren buluşçular ne dersek diyelim onlar talebin ve tüketicinin egemenliğiyle ilgilenmeyen tiplerdir.
Talep konusundan önce arz’ın oluşması gerekir. Sermayenin oluşumu için tasarruf yapan bireylerin sermayenin marjinal verimliliğini arttıracak yeni ve verimli yollar bulmasıyla alakalıdır. Graham Bell’in buluşu olan Telefon bugün asla aynı kalamamıştır. Birçok girişimci onu sermayenin verimli yollarında değiştirmiştir, tüketicinin emrine sunmuştur. Telefon dün lüks mal olarak kitle’ye (sıradan tüketiciye) uzaktı ama bugün tamamen tüketicinin egemenliğinde bir maldır –ta ki yeni bir STEVE JOBS çıkana kadar…
Açıkçası kitlenin bilgeliği yoktur sadece tüketici egemenliği vardır. Aslında Yayla’nın amacı iktisadi bir kavram olan TÜKETİCİ EGEMENLİĞİNİN yerine siyasi bir kavram olarak KİTLENİN BİLGELİĞİNİ geçirmek kaygısıyla alakalıdır. Tüketici egemenliği kavramı da bir dereceye kadar doğrudur. O da sıra dışı bireylerin yeni ve verimli yol bulmalarına bağlıdır.
Kitle hiçbir şeyi yenileyemez ve yeni yolların kapılarını zorlayamaz. O belki de zorlama fikirlerle yani sadece olan’ı değerlendirmede belli derecede başarı sağlar, o kadar! Ama asla kitle bir bireyin kendi kendine kaldığında ve bir konu üzerinde yoğunlaştığındaki gibi yaratıcı olamaz. Kitle emirle ve parayla iş görse bile asla HAYYAM’IN dörtlüklerini yazamaz, FRANK SİNATRA gibi şarkı söyleyemez, TOLSTOY’UN ‘savaş ve barış’ı’ gibi bir roman yazamaz ve VAN GOGH’UN ‘yıldızlı gece’ tablosunu çizemez… Sonuç olarak Kitle’nin bilgeliği yoktur sadece tek tek bireylerin bilgelikleri vardır.
Yayla’ya göre Kitle’nin bilgeliğinin göstergelerinden biride bireylerin piyasaya giriş ve çıkışları serbest olduğunda seçkin bireylerden daha iyi hareket ettiğidir. Böyle bir şey doğru olamaz. Kitle sadece anlık kararlar verecektir, kitle özel mülk sahibi olmadığından karar vereceği şey hakkında da özensiz ve düzensizdir. Kısa vadeli düşünür ve hemen sonuç almak ister. Oysaki özel mülk sahibi bireyler –seçkin bireyler yada eğitimli bireyler değil- kendi tasarruflarında en mükemmel kararları alacaklardır. Eğer bu kararlar doğru sonuçlanmasa bile mülk daha doğru karar verenlerin eline geçecektir –barışçıl yollarla elbette-. Kitlenin ortak olarak kullandığı meralar ile özel mülk sahiplerinin çitledikleri çayırlar arasında dağlar kadar fark vardır. Ve özel mülk sahipleri gösterdikleri özen ile her zaman uzun dönemde verimlilik, doğru tespit ve kazanç konusunda kitlenin sabırsız kararlarının önündedir.
Yayla’nın yeni keşfi KİTLENİN BİLGELİĞİ kitabının yazarı James Surowiecki “En iyi kararlar fikir birliği, fedakârlık ve uzlaşmanın değil tam aksine muhalefet ve çatışmanın ürünündür.” diyor. Oysaki rasyonalist liberal aydınlanmacı fikir bunun tam tersini söylüyor. Alıcı ve satıcı arasında çatışma, kavga yoktur daima birbirlerine avantaj sağlayan karşılıklılık vardır. Fakat Yayla gibi düşünürler her zaman iktisadi kanunlarının çetrefilli doğasını anlamakta zorluk çekmişlerdir. Çünkü onlar için bir doktor insanların hastalanmasını bekleyen çıkarcı, vahşi tiplerdir. Oysaki hayır, bir hasta ona yardım etmesini bekleyen bir doktoru gözlemektedir. Doktor da hastasına yardım etmemin mutluluğu içerisindedir. Elbette ikisi de bu fedakârlıklarının karşılığını almayı beklemektedirler. Hasta iyileşmek, doktor iyileştirmek arzusundadır. Doktor çoğunlukla bu güzel sosyal işbirliğinin karşılığında ücret talep eder, hasta ise vücut sağlığı…
Burada acımasızlık duygusu yoktur. Karşılıklı yardımlaşma vardır. Biz buna mübadele sistemi diyoruz. Yayla ve Surowiecki gibiler ise sosyal-darwinizm kıyılarında yüzen siyasi bir terim olan mücadele sistemi peşindedirler. Bu terim ise başlı başına sorunlu bir terimdir.
Adam Smith’i dinlersek: “"İnsanın ne kadar bencil olduğu düşünülse de, onun doğasında, başkalarının talihiyle yakından ilgilenmek vardır." Kısaca Yayla’nın Surowiecki’nin iddialarını öne çıkararak ortaya attığı gibi: Rasyonalist Liberal Aydınlanmacılar (Anarkokapitalistler) insanı tek başına bırakmazlar. Birey aklıyla yaratıcıdır ve biyoloji kanunlara göre ailenin içine doğduğu için toplumsaldır. Ama bu ne tarihsel materyalistlerin düşüncesine göre ‘üretim güçlerinin’ zaferidir ne de İskoç aydınlanmasına göre ‘Kendiliğinden doğan bir düzendir’ ve şimdi de akıl-karşıtlarının dediği gibi ‘Kitlenin Bilgeliği’ düşüncesine bağlıdır. Rasyonalist Liberal Aydınlanmacılar özel mülkiyete bağlı işbölümüne dayalı karşılıklı yardımlaşmacılardır. Ve bu işi tek tek bireyler amaçlı ve bilinçli bir şekilde gerçekleştirmişlerdir.
Sonuçta kapitalizm çağı empati çağıdır. Bencilliğin ya da özgeciliğin değil. Dayanışmanın, fikir birliğin ve duygudaşlığın çağıdır. Bunu sağlayan güç bireysel aklın öne çıkıp, bütün içgüdülerimizi geride bırakmamıza olanak vermiştir. Ve bu yolun daha yeni başındayız…
Ve özgürlüğün büyük sesi Mises ile bitirirsek:“…Sosyal birimlerin birlikte varlıklarının çokluğunun ortaya çıkardığı sorunlar ve onların karşılıklı düşmanlıkları, ancak, metodolojik bireyselcilik ile çözümlenebilir… Liberalizm rasyoneldir. Çoğunluğu, toplum düzeni çerçevesinde barışçıl işbirliğinin, doğru şekilde anlaşılmış kendi çıkarlarına, savaşmaktan ve toplumsal bölünmeden daha iyi hizmet edeceğine ikna etmenin mümkün olduğu görüşünü muhafaza eder. İnsan aklı üzerinde tam bir özgüvene sahiptir. Belki de bu iyimserlik bulunmaz bir şeydir ve liberaller yanılmışlardır. Fakat bu iyimserlik olmazsa insanlığın geleceği için bir umut kalmamıştır.” (Mises, İnsan eylemi, syf. 46-154)
Yazar: Serkan Kiremit




Yorumlar