top of page

Adam Smith Miti

18 Eki
17 dakikada okunur
Adam Smith Miti başlıklı makale için kapak görseli. Adam Smith fotoğrafını barındırıyor.


Adam Smith (1723-1790), bilmece içine sarılmış bir muamma içindeki gizemdir. Gizem, Smith’in yüceltilmiş itibarı ile iktisadi düşünceye yaptığı son derece tartışmalı katkının gerçek mahiyeti arasındaki devasa ve eşi benzeri görülmemiş uçurumdur.


Smith’in itibarı neredeyse güneşi bile gölgede bırakır. Yaşadığı dönemin kısa süre sonrasından yakın zamanlara kadar, iktisat bilimini neredeyse sıfırdan yarattığı düşünülüyordu. Evrensel olarak iktisadın Kurucu Babası sayıldı. İktisadi düşünce tarihi üzerine yazılan kitaplar, merkantilistleri hak ettikleri birkaç alaycı sözle geçiştirip fizyokratlara da şöyle bir selam verdikten sonra, iktisat disiplininin yaratıcısı olarak değişmez biçimde Smith’le başlardı. Yaptığı hatalar ise her büyük öncünün kaçınılmaz kusurları olarak anlayışla karşılanırdı.


Hakkında sayısız sayfa yazıldı. Başyapıtı Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme’nin (An Inquiry into the Nature and the Causes of the Wealth of Nations, 1776) yayımlanışının iki yüzüncü yılında, bu sakin İskoç profesör hakkında adeta bir kitap, makale ve hatıra eşyası seli yaşandı. Tassie tarafından bir madalyon üzerine işlenen profili bütün dünyada tanınır hâle geldi. İki yüzüncü yıl vesilesiyle bir serbest piyasa vakfı tarafından Smith hakkında neredeyse azizleştirici bir film bile yapıldı; iş insanları ve serbest piyasa savunucuları da uzun zamandır Adam Smith’i kendi koruyucu azizleri olarak görüyorlardı.


Reagan yönetiminin üst kademelerinde “Adam Smith kravatları” bir onur nişanı gibi takılıyordu.


Öte yandan Marksistler, biraz daha haklı olarak, Smith’i kendi Kurucu Babaları Karl Marx’ın başlıca ilham kaynağı olarak görürler. Gerçekten de sıradan bir insana tarihte adını duyduğu iki iktisatçıyı söylemesi istense, Smith ile Marx muhtemelen açık ara önde çıkardı.


Daha önce gördüğümüz üzere Smith, iktisat biliminin kurucusu olmaktan çok uzaktı. Bu bilim Orta Çağ skolastiklerinden beri, modern biçimiyle ise Richard Cantillon’dan beri mevcuttu. Fakat Alman iktisatçıların daha dar bir bağlamda Das AdamSmithProblem[i] diye adlandırdıkları mesele bundan çok daha ciddidir. Çünkü sorun yalnızca Smith’in iktisadın kurucusu olmaması değildir.


Sorun şu ki, Smith doğru olan hiçbir fikrin ilk ortaya koyanı değildi; kendisinin ortaya attığı her şey ise yanlıştı. Üstelik atıf ve dipnotların günümüzde olduğundan daha az kullanıldığı bir çağda yaşamış olmasına rağmen Adam Smith utanmaz bir intihalciydi; kaynaklarını ya hiç belirtmiyor ya da çok az belirtiyor ve örneğin Cantillon’dan büyük parçaları aşırıyordu. Çok daha kötüsü ise fikirlerinin büyük bölümünü ve iktisat ile ahlak felsefesi derslerinin düzenini kendisinden aldığı sevgili hocası Francis Hutcheson’a hiçbir şekilde atıfta bulunmaması ve onun hakkını teslim etmemesiydi. Smith, Glasgow Üniversitesi’ne yazdığı özel bir mektupta gerçekten de “Asla unutulmayacak Dr. Hutcheson”dan söz etmişti; fakat görünüşe bakılırsa Ulusların Zenginliği’ni genel okuyucu kitlesi için yazma zamanı geldiğinde Adam Smith’in hafıza kaybı son derece elverişli bir biçimde baş gösterdi.[ii]

 

Kronik bir intihalci olmasına rağmen Smith aynı zamanda bir tür “Kolomb kompleksi”ne sahipti ve yakın dostlarını bile haksız yere kendisinden intihal yapmakla suçluyordu. Üstelik intihalci olduğu hâlde kötü intihal yapıyor, aşırdığı doğrulara yeni safsatalar ekliyordu. Dolayısıyla Adam Smith’i hatalarından dolayı eleştirirken anakronizme düşmüyor, geçmiş düşünürleri kendilerinden sonra gelen bizler kadar bilge olmadıkları için saçma biçimde cezalandırıyor değiliz. Çünkü Smith yalnızca iktisadi düşünceye değerli hiçbir katkıda bulunmamakla kalmadı; onun iktisadı kendisinden önce gelenlere kıyasla ciddi bir gerilemeydi: Cantillon’dan, Turgot’dan, hocası Hutcheson’dan, İspanyol skolastiklerinden ve hatta garip biçimde kendi önceki eserlerinden — örneğin yayımlanmamış Hukuk Üzerine Dersler (Lectures on Jurisprudence, 1762–63, 1766) ile Ahlaki Duygular Kuramı’ndan (Theory of Moral Sentiments, 1759) — bile geriye düşmüştü.


Öyleyse Adam Smith’in gizemi, korkunç derecede şişirilmiş itibarı ile iç karartıcı gerçeklik arasındaki muazzam uçurumdur. Fakat sorun bundan da kötüdür; çünkü mesele yalnızca Ulusların Zenginliği’nin Smith’in döneminden günümüze kadar korkunç derecede abartılmış bir itibara sahip olması değildir. Sorun, Ulusların Zenginliği’nin bir şekilde herkesi — hem iktisatçıları hem de sıradan insanları — 1776’dan önce başka iktisatçıların, hele hele Smith’ten daha iyi iktisatçıların, yaşamış ve yazmış olduğu bilgisinden bile mahrum bırakabilmiş olmasıdır. Ulusların Zenginliği dünya üzerinde öylesine muazzam bir etki yarattı ki önceki iktisatçılara ilişkin bütün bilgi silinip gitti; Smith’in “Kurucu Baba” olarak kazandığı itibar da buradan doğdu. Tarihsel sorun şudur: Böylesine türetilmiş, böylesine derinden kusurlu ve kendisinden önce gelenlerden böylesine daha değersiz bir kitapla böyle bir şey nasıl gerçekleşebilmiştir?


Bunun cevabı kesinlikle üslubun veya düşüncenin berraklığı değildir. Çünkü çok saygı gören Ulusların Zenginliği devasa, dağınık, biçimsiz ve kafa karıştırıcı bir kitaptır; belirsizliklerle, muğlaklıklarla ve derin iç çelişkilerle doludur. Elbette sosyal düşünce tarihinde bir eserin devasa, dağınık, ikircikli ve kafa karıştırıcı olmasının bazı avantajları vardır. Belirsizliğin ve kapalılığın sosyolojik avantajları bulunur. Şaşkın Alman Smithçi Christian J. Kraus bir zamanlar Ulusların Zenginliği’nden ekonomi politiğin “İncil’i” diye söz etmişti. Bir bakıma Profesör Kraus, farkında olduğundan daha bilgece konuşmuştu. Çünkü Ulusların Zenginliği bir yönüyle İncil’e benzer: Kitabın farklı ve hatta aynı bölümlerinden birbirinden farklı ve birbiriyle çelişen yorumlar çıkarmak mümkündür. Dahası, bir eserin bizzat belirsizliği ve kapalılığı, entelektüeller, öğrenciler ve takipçiler için verimli bir av sahası sağlayabilir. Kapalı ve zor bir metnin içinden yolunu bulmak, bir kitabın belli belirsiz görülebilen ipliklerini örerek tutarlı bir desen hâline getirmek; bunlar entelektüeller açısından kendi başlarına ödüllendirici uğraşlardır. Böyle bir kitap aynı zamanda kullanışlı, kendi içinde işleyen bir dışlama süreci de sağlar; böylece yalnızca nispeten küçük bir uzmanlar grubu, eser veya düşünce sistemi hakkındaki uzmanlıklarının keyfini çıkarabilir. Bu yolla kendi göreli gelirlerini ve prestijlerini artırır, diğer hayranları ise Üstat’ın önde gelen müritleri için tezahürat yapan bir kitle olarak geride bırakırlar.


Adam Smith iktisat bilimini kurmadı, fakat Britanya klasik okulunun paradigmasını gerçekten de yarattı. Bir paradigmanın yaratıcısının biçimsiz ve kafa karıştırıcı olması çoğu zaman faydalıdır; böylelikle Üstat’ın katkılarını açıklığa kavuşturup sistemleştirmeye çalışacak müritlere alan bırakılır. 1950’lere kadar iktisatçılar — en azından Anglo-Amerikan gelenek içindekiler — Smith’e kurucu olarak saygı duyuyor ve iktisadın daha sonraki gelişimini doğrusal biçimde ışığa doğru yükselen bir hareket olarak görüyorlardı: Smith’i Ricardo ve Mill izlemiş, ardından 1870’lerde Avusturyacıların yarattığı küçük bir sapmadan sonra Alfred Marshall neoklasik iktisadı neo-Ricardocu ve dolayısıyla neo-Smithçi bir disiplin olarak kurmuştu. Bir anlamda Marshall’ın Cambridge’deki öğrencisi John Maynard Keynes de yalnızca Ricardocu-Marshallcı mirastaki boşlukları doldurduğunu düşünüyordu.


“Ünlü iktisatçının, çevresinde gerçekleşmekte olan Sanayi Devrimi’nden haberi bile yokmuş gibi görünmektedir.”

Smith tapınmasının yarattığı bu kendinden memnun sis bulutunun içine Joseph A. Schumpeter’in İktisadi Analiz Tarihi (History of Economic Analysis, 1954) gerçek bir bomba gibi düştü. Britanya klasisizminden değil, kıta Avrupası’nın Walrasçı ve Avusturyacı geleneklerinden gelen Schumpeter, neredeyse ilk kez meşhur İskoç’a soğuk ve gerçekçi bir gözle bakabildi. Pek de gizlenmeyen bir küçümsemeyle yazan Schumpeter, Smith’in katkısını genel olarak küçümsedi ve özünde Smith’in iktisadı yanlış bir yola, ne yazık ki kıta Avrupası’ndaki öncüllerinin izlediği yoldan farklı bir yola saptırdığını savundu.[iii]


Schumpeter’den bu yana iktisadi düşünce tarihçileri büyük ölçüde bir geri çekilme mevzisine sığındılar. Artık Smith’in hiçbir şey yaratmadığı kabul ediliyor; fakat onun büyük bir sentezci ve sistemleştirici olduğu, seleflerinin bütün fikir ipliklerini ilk kez alıp tutarlı ve sistematik bir çerçeve içinde ördüğü ileri sürülüyor. Fakat Smith’in eseri tutarlı ve sistematik olmanın tam tersiydi; iki büyük takipçisi Ricardo ile Say’in her biri de Smithçi karmaşadan böyle tutarlı bir sistem yaratmayı kendisine görev edinmişti.

Dahası, Smith öncesi yazıların keskin fakat sınırlı (Turgot) veya ahlak felsefesinin içine gömülü (Hutcheson) olduğu doğru olsa da Ulusların Zenginliği’nden önce doğrudan iktisat üzerine yazılmış iki genel incelemenin bulunduğu da doğrudur. Bunlardan biri Cantillon’un büyük Essai’iydi. Smith’ten sonra vahim bir ihmale uğrayan bu eser ancak bir yüzyıl sonra Jevons tarafından yeniden keşfedilecekti. Diğeri — ve başlığında “ekonomi politik” ifadesini kullanan ilk kitap — Sir James Steuart’ın (1712–1780) artık eskimiş iki ciltlik Principles of Political Oeconomy (1767) adlı eseriydi.


Bonnie Prince Charlie’nin isyanına katılmış bir Jacobite olan Steuart, hayatının büyük bölümünü Almanya’da sürgünde geçirdi ve burada Alman “kameralizmi”nin yöntem ve ideallerini özümsedi. Kameralizm, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Almanya’da gelişen saldırgan bir mutlakiyetçi merkantilizm biçimiydi. Kameralistler, Batı Avrupalı merkantilistlerden bile daha az iktisatçıydılar — yani piyasanın süreçlerini analiz etmiyor, hükümdarlara ekonomi üzerindeki devlet gücünün nasıl ve ne şekilde artırılacağı konusunda teknik danışmanlık yapıyorlardı. Steuart’ın Principles’ı da bu geleneğe aitti; eser iktisattan ziyade, ticaretin ayrıntılı biçimde düzenlenmesinden zorunlu karteller sistemine ve enflasyonist para politikasına kadar uzanan devasa devlet müdahalesi ve totaliter planlama çağrısıydı. Steuart’ın tek “katkısı”, daha önce geçici ve biçimsiz hâlde bulunan emek-değer teorisi fikirlerini geliştirip genişletmek ve toplumdaki içkin sınıf çatışmasına ilişkin proto-Marksist bir teori ortaya koymak oldu. Dahası Steuart, klasik liberal ve laissez-faire düşüncenin yükseldiği ve en azından Britanya ile Fransa’da egemen olmaya başladığı tam da o sırada aşırı merkantilist bir eser yazmıştı.


Steuart’ın Principles’ı yükselen klasik liberal Zeitgeist’a, yani çağın ruhuna aykırı olsa da eserin çok az etkili olacağı veya hiç etkili olmayacağı önceden belli değildi. Kitap iyi karşılandı, büyük saygı gördü ve çok iyi sattı. Hatta yayımlanmasından beş yıl sonra, 1772’de, Doğu Hindistan Şirketi’nin para danışmanlığı görevini elde etme yarışında Steuart, Adam Smith’e karşı galip geldi.


Schumpeter’in Smith’e bakışının iktisat mesleğini şoke etmesinin nedenlerinden biri, diğer disiplinlerin tarihçileri gibi iktisadi düşünce tarihçilerinin de bilimin gelişimini alışkanlıkla gerçeğe doğru doğrusal ve yukarı yönlü bir yürüyüş olarak ele almalarıydı. Buna göre her bilim insanı sabırla hipotezler kurar, onları sınar ve yanlış olanları bir kenara atar; böylece her yeni bilim insanı kendisinden öncekinin omuzları üzerinde yükselir.

“Bilim tarihinin Whig teorisi” diye adlandırılabilecek bu anlayış, artık büyük ölçüde terk edilmiş ve yerini Kuhn’un çok daha gerçekçi paradigma teorisine bırakmıştır. Bizim açımızdan Kuhn teorisinin önemli noktası şudur: Çok az insan herhangi bir şeyi — özellikle de kendi teorisinin temel varsayımlarını veya ana “paradigmasını” — sabırla sınar; ayrıca yeni teori eskisinden daha kötü olduğunda bile paradigma değişimleri gerçekleşebilir.


Kısacası bilgi yalnızca kazanılmaz; kaybedilebilir ve gerçekten de kaybedilir. Bilim çoğu zaman doğrusal değil, zikzaklı biçimde ilerler. Bunun özellikle sosyal bilimler veya beşerî bilimler için geçerli olduğunu da ekleyebiliriz. Bunun sonucunda paradigmalar ve temel doğrular kaybolur ve iktisatçılar — diğer disiplinlerdeki insanlar gibi — zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelebilirler. Yıllar ilerlemenin yanı sıra gerilemeyi de beraberinde getirebilir. Schumpeter, iktisadi düşüncenin Whig tarihçilerinin, özellikle de Smith-Ricardo-Marshall geleneği partizanlarının tapınağının ortasına bir bomba atmıştı.[iv]

Böylece Das AdamSmithProblem’in kendi versiyonumuzu ortaya koymuş oluyoruz: Ulusların Zenginliği kadar ciddi biçimde kusurlu bir eser nasıl oldu da diğer bütün alternatifleri silip süpürecek ölçüde ve bu kadar hızla egemen hâle geldi? Ancak bu soruyu ele almadan önce Smithçi düşüncenin çeşitli yönlerini daha ayrıntılı biçimde incelememiz gerekir.

 

 

Smith’in Hayatı


Adam Smith 1723’te Edinburgh yakınlarındaki küçük Kirkcaldy kasabasında doğdu. Yine Adam Smith (1679–1723) adını taşıyan ve o doğmadan kısa süre önce ölen babası, İskoçya’da seçkin bir hukuk görevlisi, daha sonra ise Kirkcaldy’de gümrük denetçisiydi; yörede varlıklı ve toprak sahibi bir aileden gelen bir kadınla evlenmişti. Bu nedenle genç Smith annesi tarafından büyütüldü. Kirkcaldy kasabası koyu biçimde Presbiteryendi ve Smith kasabadaki Burgh School’da birçok genç İskoç Presbiteryenle tanıştı. Bunlardan biri olan John Drysdale, daha sonra İskoçya Kilisesi Genel Kurulu’nun iki kez başkanı olacaktı.


Gerçekten de Smith bir gümrük memuru ailesinden geliyordu. Babasının yanı sıra kuzeni Hercules Scott Smith, Kirkcaldy’de gümrük tahsildarı olarak görev yaptı; yine Adam Smith adını taşıyan vasisi ise hem Kirkcaldy’de gümrük tahsildarı hem de İskoçya’nın taşra limanlarında gümrük müfettişi olacaktı. Son olarak, yine Adam Smith adındaki başka bir kuzeni de daha sonra Alloa’da gümrük tahsildarlığı yaptı.


Adam Smith 1737 ile 1740 arasında Glasgow College’da öğrenim gördü. Burada Francis Hutcheson’ın etkisi altına girdi ve klasik liberalizm, doğal hukuk ve ekonomi politik fikirlerinin heyecanını özümsedi. 1740’ta Glasgow Üniversitesi’nden büyük bir başarıyla yüksek lisans derecesi aldı. Annesi Adam’ı Episkopal inancına göre vaftiz ettirmişti ve oğlunun Episkopal bir din adamı olmasını çok istiyordu. Smith, geleceğin Episkopal din adamlarını yetiştirmeyi amaçlayan bir bursla Oxford’daki Balliol College’a gönderildi; fakat döneminin Oxford’undaki berbat eğitimden mutsuzdu ve altı yıl sonra, 23 yaşında, ruhbanlığa girmeden geri döndü. Vaftizine ve annesinin baskısına rağmen Smith ateşli bir Presbiteryen olarak kaldı ve 1746’da Edinburgh’a döndükten sonra iki yıl boyunca işsiz kaldı.


Nihayet 1748’de, yargıç, liberal İskoç Aydınlanması’nın önderlerinden biri ve David Hume’un kuzeni olan Henry Home, Lord Kames, hukukçuları eğitmek amacıyla Edinburgh’da bir dizi halka açık ders düzenlemeye karar verdi. Kames, Smith’in çocukluk arkadaşı Dunnikierli James Oswald ile birlikte, Edinburgh Felsefe Cemiyeti’nin Smith’in doğal hukuk, edebiyat, özgürlük ve ticaret özgürlüğü üzerine birkaç yıl boyunca vereceği dersleri desteklemesini sağladı. 1750’de Adam Smith mezun olduğu Glasgow Üniversitesi’nde mantık kürsüsünü elde etti ve bunun için gerekli olan Westminster İnanç Bildirgesi’ni Glasgow Presbiteryosu huzurunda imzalamakta hiçbir güçlük yaşamadı. Nihayet 1752’de çok sevdiği hocası Hutcheson’ın Glasgow’daki ahlak felsefesi kürsüsüne yükselmenin mutluluğunu yaşadı ve burada 12 yıl kaldı.


Smith’in Edinburgh ve Glasgow’daki dersleri son derece popülerdi ve başlıca vurgusu “doğal özgürlük sistemi”, doğal hukuk sistemi ve laissez-faire üzerindeydi. Üstelik o dönemde bunları, daha sonraki ve çok daha ihtiyatlı Ulusların Zenginliği’ndekinden çok daha az çekinceyle savunuyordu. Glasgow’un önde gelen tüccarlarının birçoğunu da bu heyecan verici yeni inanca kazanmayı başardı. Smith aynı zamanda hem Glasgow’da hem Edinburgh’da ılımlı Presbiteryen din adamları, üniversite profesörleri, edebiyatçılar ve avukatlar tarafından kurulmaya başlayan toplumsal ve eğitsel derneklerin içine daldı. David Hume’un 1752’de Smith’in Edinburgh derslerine katılmış olması muhtemeldir; çünkü ikisi kısa süre sonra yakın dost oldular.


“Adam Smith, kendisi hatırı sayılır ölçekte bir intihalci olmasına rağmen, aynı zamanda bir Kolomb kompleksine sahipti ve başkalarını sık sık haksız yere kendisinden intihal yapmakla suçluyordu.” Smith ertesi yıl Glasgow Literary Society’nin kurucu üyelerinden biri oldu. Cemiyet üst düzey tartışma ve münazaralar yürütüyor ve kasım ayından mayısa kadar her perşembe akşamı düzenli biçimde toplanıyordu. Hume ile Smith de üyeler arasındaydı ve ilk toplantılardan birinde Smith, Hume’un kısa süre önce yayımlanan Political Discourses’u üzerine bir değerlendirme sundu. Tuhaf biçimde, Cemiyet’in açık ara en parlak iki üyesi olan bu iki dost son derece çekingenlerdi ve tartışmaların hiçbirinde tek kelime etmezlerdi.


Çekingenliğine rağmen Smith son derece faal ve iflah olmaz bir kulüp müdavimiydi. Edinburgh Felsefe Cemiyeti’nin ve 1750’lerde gelişip haftalık olarak toplanan, din adamları, üniversite mensupları ve hukukçulardan oluşan ılımlı iktidar seçkinlerini bir araya getiren Select Society’nin önde gelen üyelerinden biri hâline geldi. Smith aynı zamanda Glasgow Political Economy Club’ın, Edinburgh’daki Oyster Club’ın, Glasgow’daki Simson’s Club’ın ve Edinburgh’daki Poker Club’ın aktif bir üyesiydi. Sonuncusu, Edinburgh Üniversitesi ahlak felsefesi profesörü olan arkadaşı Adam Ferguson tarafından özellikle “savaşçı ruhu” teşvik etmek amacıyla kurulmuştu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Adam Smith, büyük ölçüde dostları Hume ile Kames’i İskoçya’nın katı Evanjelik Kalvinist din adamlarına karşı savunmaya adanmış, kısa ömürlü Edinburgh Review’un (1755–56) önde gelen yazar ve editörlerinden biriydi. Edinburgh Review, parlak genç hukukçu Alexander Wedderburn (1733–1805) tarafından kurulmuştu. Wedderburn daha sonra yargıç, İngiltere’de milletvekili ve nihayet Lord Şansölye (1793–1801) olacaktı. Dinsel konularda o kadar hoşgörülüydü ki genelevlere ruhsat verilmesini bile destekliyordu. Edinburgh Review’un diğer önde gelen isimleri de ılımlı kanadın seçkinleriydi: kızı Lord Kames’in oğluyla evlenen siyasetçi John Jardine (1715–60), güçlü Rahip William Robertson ve Edinburgh Üniversitesi retorik profesörü Rahip Hugh Blair (1718–1800).


Adam Smith’in Presbiteryenliğinin yoğunluğu, köktendinci olmamasına rağmen, Hugh Blair’le olan ilişkisinde görülebilir. High Kirk, Greyfriars’ın papazı olan Blair, kendisini defalarca Glasgow ve Edinburgh Presbiteryolarına şikâyet eden ortodoks Kalvinist din adamlarıyla sürekli başı dertte olan biriydi. Adam Smith Ulusların Zenginliği’nde Presbiteryen ruhban sınıfına şu methiyeyi düzdü: “Belki de Avrupa’nın hiçbir yerinde Hollanda, Cenevre, İsviçre ve İskoçya’daki Presbiteryen din adamlarının büyük çoğunluğundan daha bilgili, ağırbaşlı, bağımsız ve saygın bir insan topluluğu bulunamaz.” Bunun üzerine, kendisi de önde gelen fakat sürekli saldırı altında bulunan bir Presbiteryen din adamı olan eski dostu Blair, Smith’e yazdığı bir mektupta şöyle dedi: “Bana kalırsa Presbiteryenliğe fazlasıyla olumlu yaklaşıyorsun.”


Smith, ahlak felsefesini Ahlaki Duygular Kuramı’nda (1759) yayımladıktan sonra giderek artan şöhreti sayesinde 1764’te genç Buccleuch Dükü’nün özel öğretmenliği gibi son derece kazançlı bir görev elde etti. Genç dükle birlikte Fransa’da geçirdiği üç yıllık öğretmenlik karşılığında Smith’e ömür boyu yılda 300 sterlin maaş bağlandı; bu, Glasgow’daki yıllık maaşının iki katıydı. Fransa’da geçirdiği üç keyifli yıl sırasında Turgot ve fizyokratlarla tanıştı. Öğretmenlik görevi tamamlanınca Smith memleketi Kirkcaldy’ye döndü. Ömür boyu alacağı maaşın sağladığı güvenceyle, Fransa’ya gidişinin başında yazmaya başladığı Ulusların Zenginliği’ni tamamlamak üzere on yıl çalıştı. Ulusların Zenginliği’nin kazandığı şöhret, eski öğrencisi Buccleuch Dükü’nü gururlandırdı ve Dük, Smith’in 1778’de Edinburgh’da son derece yüksek ücretli İskoçya gümrük komiserliği görevini elde etmesine yardımcı oldu. 1790’daki ölümüne kadar sürdürdüğü bu devlet görevinden yılda 600 sterlin kazanıyordu. Buna yüksek ömür boyu maaşı da eklendiğinde Adam Smith yılda yaklaşık 1.000 sterlin gelir elde ediyordu; biyografi yazarlarından birinin ifadesiyle bu “bir prensin geliri”ydi. Smith’in kendisi bile o dönemde “isteyebileceği kadar varlıklı” olduğunu yazmıştı. Tek pişmanlığı, gümrük görevine zaman ayırmak zorunda kalması ve bunun “edebî çalışmalarından” zaman çalmasıydı.


Ne var ki pişmanlıkları pek de derin değildi. Smith’in gümrük görevini, entelektüel başarılarının karşılığında verilen ve neredeyse hiç çalışmasını gerektirmeyen bir arpalık gibi mahcup biçimde ele alan tarihçilerin çoğunun aksine, yakın dönem araştırmaları Smith’in görevinde tam zamanlı çalıştığını ve gümrük komiserleri kurulunun günlük toplantılarına sık sık başkanlık ettiğini göstermiştir. Dahası, Smith görevi bizzat istemiş ve görünüşe göre işi keyifli ve rahatlatıcı bulmuştu. Atanmasının ardından bilimsel çalışma ve yazmaya çok az zaman ve enerji ayırdığı doğrudur; fakat kullanabileceği izinler bulunmasına rağmen Smith bunlardan yararlanmaya hiçbir ilgi göstermedi. Üstelik Smith’in bu görevi elde etmek için yaptığı girişimin temelinde, entelektüel başarılarından çok, 1760’ların ortalarından itibaren İngiliz hükümetine vergi ve bütçe konularında danışman olarak verdiği hizmetlerin ödüllendirilmesi yatıyordu.[v]

 

 

İşbölümü


Smith’in Ulusların Zenginliği üzerine yapılacak bir tartışmaya işbölümüyle başlamak uygundur; çünkü Smith’in kendisi de oradan başlar ve işbölümü onun açısından kritik ve belirleyici bir öneme sahiptir. Hocası Hutcheson gelişen ekonomide işbölümünün önemini analiz etmişti; Hume, Turgot, Mandeville, James Harris ve diğer iktisatçılar da aynı şeyi yapmıştı. Fakat Smith’in düşüncesinde işbölümü şişirilmiş ve devasa bir önem kazandı; sermaye birikimi ve teknolojik bilginin büyümesi gibi hayati meseleleri gölgede bıraktı. Schumpeter’in belirttiği üzere, ne Smith’ten önce ne de sonra hiçbir iktisatçının düşüncesinde işbölümü böylesine egemen bir önem kazanmamıştır.


Fakat Smithçi işbölümü kuramındaki sorunlar yalnızca onun önemini abartmasıyla sınırlı değildir. Uzmanlaşma ve mübadelenin itici gücüne ilişkin daha eski ve daha doğru anlayış son derece basitti: Bir mübadelede (ki mübadele zorunlu olarak iki taraf ve iki mal içerir) tarafların her biri mübadeleden fayda sağlar veya en azından fayda sağlamayı bekler; aksi takdirde ticaret gerçekleşmez. Fakat Smith ne yazık ki asıl odağı karşılıklı faydadan alıp sözde irrasyonel ve doğuştan gelen bir “alışveriş, takas ve mübadele eğilimi”ne kaydırdı; sanki insanlar kendi seçtikleri amaçlar doğrultusunda hareket eden varlıklar değil de dış güçlerin peşinden körü körüne sürüklenen kemirgenlermiş gibi.

Edwin Cannan’ın belirttiği gibi, Smith bu yaklaşımı, insanları doğal olarak farklı uzmanlaşmış mesleklere yöneltecek olan doğuştan yetenek ve kabiliyet farklılıkları fikrini reddettiği için benimsedi. Bunun yerine Smith, bugün neoklasik iktisatta hâlâ egemen olan eşitlikçi-çevreci görüşü benimsedi: Buna göre bütün emekçiler eşittir ve dolayısıyla aralarındaki farklılıklar işbölümü sisteminin nedeni değil, ancak sonucu olabilir.


Buna ek olarak Smith, işbölümü analizini uluslararası ticarete uygulamayı başaramadı; oysa bunu yapmış olsaydı kendi serbest ticaret politikaları için son derece güçlü bir teorik silah sağlamış olurdu. Bu uygulamayı, mükemmel karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle gerçekleştirmek James Mill’e kaldı. Smith ülke içinde de bir fabrika veya sanayi dalının kendi içindeki işbölümüne gereğinden fazla önem verirken, sanayi dalları arasındaki çok daha önemli işbölümünü ihmal etti.


Fakat Smith işbölümünün önemini gereğinden fazla takdir etmiş olsa da paradoksal biçimde gelecekte büyük sorunlara yol açacak başka bir tohum da ekti: Uzmanlaşmaya yönelik, modern sosyolojide kronikleşmiş olan şikâyeti ortaya attı. Bu şikâyet kısa süre içinde Karl Marx tarafından benimsendi ve “yabancılaşma” üzerine sızlanan sosyalistler tarafından yüksek bir sanat düzeyine çıkarıldı. Smith’in Ulusların Zenginliği’nin I. Kitabı ile V. Kitabı arasında kendisiyle bütünüyle çeliştiği gerçeğinin inkâr edilecek hiçbir tarafı yoktur. I. Kitap’ta medeni toplumun refahını tek başına işbölümü açıklar; hatta kitap boyunca işbölümü tekrar tekrar “medeniyet”le özdeşleştirilir. Buna rağmen I. Kitap’ta işbölümü halkın uyanıklığını ve zekâsını geliştirdiği için övülürken, V. Kitap’ta hem zihinsel hem de ahlaki yozlaşmaya, insanların “entelektüel, toplumsal ve askerî erdemlerini” kaybetmesine yol açtığı gerekçesiyle mahkûm edilir. Bu çelişkiyi makul biçimde uzlaştırmanın hiçbir yolu yoktur.[vi]


Adam Smith, kendisi hatırı sayılır ölçekte bir intihalci olmasına rağmen, aynı zamanda bir Kolomb kompleksine sahipti ve başkalarını sık sık haksız yere kendisinden intihal yapmakla suçluyordu. 1755’te laissez-faire kavramını, yani doğal özgürlük sistemini kendisinin icat ettiğini dahi iddia etmiş ve bu ilkeleri 1749’daki Edinburgh derslerinden beri öğrettiğini ileri sürmüştü. Bu doğru olabilir; fakat bu iddia, kendi hocalarının daha önce aynı yönde söylediklerini görmezden geldiği gibi Grotius ve Pufendorf’u, hele hele Boisguilbert’i ve on yedinci yüzyılın sonlarındaki diğer Fransız laissez-faire düşünürlerini tamamen yok saymaktadır.


1769’da kavgacı Smith, William Robertson’ın History of the Reign of Charles V adlı eserinin yayımlanması üzerine Robertson’ı intihalle suçladı. Edebî hırsızlığın tam olarak hangi konuyla ilgili olduğu bilinmemektedir ve Robertson’ın kitabının konusunun Smith’in çalışmalarına ne kadar uzak olduğu düşünüldüğünde bunu tahmin etmek de zordur.


Smith’in yönelttiği en meşhur intihal suçlaması ise işbölümü meselesinde arkadaşı Adam Ferguson’a karşıydı. Profesör Hamowy, daha önce düşünüldüğü gibi Smith’in eski dostuyla, Ferguson’ın 1767 tarihli Essay on the History of Civil Society adlı eserinde işbölümü kavramını kullanması nedeniyle ilişkisini kesmediğini göstermiştir. Bu kavramı daha önce kullanmış olan bütün yazarlar düşünüldüğünde, böyle bir davranış Adam Smith için bile gülünç olurdu. Hamowy, kopuşun 1780’lerin başında Ferguson’ın kulüplerinde, daha sonra 1792’de Principles of Moral and Political Science adlı eserinin bir parçası olarak yayımlanacak fikirleri tartışması üzerine gerçekleştiğini tahmin eder. Çünkü Ferguson Principles’ta, Ulusların Zenginliği’nin en meşhur tek pasajını oluşturan iğne fabrikası örneğini özetlemişti. Smith, on işçinin her birinin üretim sürecinin farklı bir aşamasında uzmanlaştığı küçük bir iğne fabrikasını örnek göstermişti. Bu on işçi günde 48.000’den fazla iğne üretebiliyordu. Buna karşılık bu on kişinin her biri iğnenin tamamını kendi başına üretmek zorunda kalsaydı, günde belki bir tane bile yapamayacak, kesinlikle yirmiden fazlasını üretemeyecekti. İşbölümü bu şekilde her bir işçinin üretkenliğini muazzam ölçüde artırıyordu.


Ferguson Principles’ta şöyle yazmıştı: “Her biri yalnızca iğne üretiminin bir bölümünü gerçekleştiren uygun biçimde seçilmiş kişilerden oluşan bir grup, aynı süre içinde, her birinin bütün ürünü kendi başına üretmesi veya bu küçücük nesnenin yapımındaki bütün işlemleri gerçekleştirmesi gereken belki iki katı sayıdaki insandan çok daha fazlasını üretebilir.” Smith, Ferguson’ı iğne fabrikası örneğinde kendi önceliğini kabul etmediği için azarladığında Ferguson, Smith’ten hiçbir şey almadığını; aslında her ikisinin de örneği, “Smith’in kendisinden önce başvurduğu” bir Fransız kaynaktan aldığını söyledi. Her iki yazarın da kullandığı bu “Fransız kaynak”ın Encyclopédie’deki (1755) Epingles (“İğneler”) maddesi olduğuna dair güçlü kanıtlar vardır. Çünkü bu maddede bir iğnenin yapımında 18 ayrı işlemden söz edilir ve Smith de Ulusların Zenginliği’nde aynı sayıyı tekrarlar. Oysa İngiliz iğne fabrikalarında daha yaygın işlem sayısı 25’ti.


Dolayısıyla Adam Smith, gerçekte her ikisinin de Fransız Encyclopédie’den kaynak göstermeden aldığı bir örneği intihal ettiği gerekçesiyle Adam Ferguson’ı haksız biçimde suçlayarak uzun yıllara dayanan bir dostluğu sona erdirdi. Rahip Carlyle’ın Smith’in “mizacında biraz kıskançlık bulunduğu” şeklindeki yorumu bu durumu oldukça hafife almış gibi görünüyor. Smith’in 1790’da Monthly Review’da yayımlanan ölüm ilanında da şöyle denir: “Smith fikirlerinin çalınacağı korkusuyla öylesine sürekli yaşardı ki öğrencilerinden herhangi birinin derslerinde not aldığını görürse onu derhâl durdurur ve ‘Not karalayanlardan nefret ederim’ derdi.”[vii] Smith’in öğrencilerin not almasına izin verdiğine dair başka kanıtlar da vardır; fakat onun huysuz mizacı ve Kolomb kompleksi hakkındaki genel tespit yerindedir.


Smith’in daha büyük bir İngiliz fabrikası yerine küçük bir Fransız iğne fabrikasını örnek olarak kullanması, meşhur Ulusların Zenginliği hakkında ilginç bir gerçeği gözler önüne serer: Ünlü iktisatçının çevresinde gerçekleşmekte olan Sanayi Devrimi’nden haberi bile yokmuş gibi görünmektedir. Smith, 1760’ta açılması İskoçya’daki Sanayi Devrimi’nin başlangıcını işaret eden Carron demir fabrikalarının sahibi Dr. John Roebuck’un arkadaşı olmasına rağmen, Sanayi Devrimi’nin varlığından haberdar olduğuna dair hiçbir işaret göstermedi. Büyük mucit James Watt’la en azından tanışıyor olmasına rağmen Smith, Watt’ın önde gelen icatlarından bazıları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olduğunu hiç göstermedi. Ünlü kitabında, 1760’ların başında başlayan kanal inşaatı patlamasından, hızla büyüyen pamuklu tekstil sanayisinin varlığından, çömlekçilikten veya bira üretimindeki yeni yöntemlerden hiç söz etmedi. Yeni ücretli yolların seyahat maliyetlerinde yol açtığı muazzam düşüşe de hiçbir atıfta bulunmadı.

Dolayısıyla Smith’i çağdaş iktisadi ve sınai gelişmeler üzerindeki ampirik hâkimiyeti nedeniyle öven tarihçilerin aksine Adam Smith, çevresinde meydana gelen önemli ekonomik olaylardan habersizdi. Analizlerinin büyük bölümü yanlıştı ve Ulusların Zenginliği’ne dâhil ettiği olgusal bilgilerin çoğu da artık eskimişti ve otuz yıllık kitaplardan toplanmıştı.

 

 

Üretken Emek ve Üretken Olmayan Emek


Fizyokratların iktisadi düşünceye yaptığı daha tartışmalı katkılardan biri, yalnızca tarımın üretken olduğu ve ekonomide maliyetlerin ötesinde net bir fazlalık, yani bir produit net, yarattığı görüşüydü. Fizyokratlardan güçlü biçimde etkilenen Smith, talihsiz “üretken emek” kavramını korudu; ancak bu kavramın kapsamını tarımdan genel olarak maddi malların üretimine genişletti. Buna göre Smith için maddi nesneler üzerinde harcanan emek “üretken”, örneğin tüketici hizmetleri gibi maddi olmayan üretim alanlarında harcanan emek ise “üretken olmayan” emekti.


Smith’in maddi nesneler lehindeki önyargısı, sermaye mallarına yatırım lehindeki bir önyargı anlamına geliyordu; çünkü bir sermaye malları stoku tanım gereği maddi nesnelerde cisimleşmek zorundadır. Tüketim malları ise ya maddi olmayan hizmetlerden oluşur ya da tüketim süreci içinde kullanılıp tükenir. Dolayısıyla Smith’in maddi üretime verdiği onay, sermaye mallarının üretiminin bizzat amacı olan daha yüksek tüketim yerine, sermaye mallarına yatırım yapılmasını ve sermaye birikimini savunmanın dolaylı bir yoluydu. Smith ihracat ve ithalatı tartışırken, ara malları yalnızca biriktirmenin, bunlar sonunda tüketilmedikçe hiçbir anlam taşımadığını; üretimin tek amacının tüketim olduğunu gayet iyi anlamıştı. Fakat Profesör Roger Garrison’ın belirttiği gibi — ve tefecilik yasaları meselesinde ileride daha ayrıntılı göreceğimiz üzere — Adam Smith’in Presbiteryen vicdanı, emeğin harcanmasına kendi başına, sırf emek harcandığı için değer vermesine ve tüketim ile tasarruf arasındaki serbest piyasa zaman tercihlerini kabullenmekten geri durmasına yol açtı.


Açıkça görülüyor ki Smith, piyasanın tercih etmeye razı olduğundan çok daha fazla gelecekteki üretime yönelik yatırım ve çok daha az bugünkü tüketim istiyordu. Elbette bu görüşün çelişkilerinden biri şudur: Bugünkü tüketimden fedakârlık ederek daha fazla sermaye malı biriktirmek, sonunda daha yüksek bir yaşam standardına yol açacaktır. Bununla çelişmemesi için Smith’in, tüketimi sürekli erteleyip giderek daha fazla ve hiçbir zaman tüketilmeyecek üretim aracına yönelmeyi savunması gerekirdi.

 


Çevirmen: Furkan Yelgen

Yazar: Murray N. Rothbard

 

Çeviri Notu: Bu yazı, Murray N. Rothbard’ın An Austrian Perspective on the History of Economic Thought adlı eserinin 16. bölümünden alınan ve Mises Institute tarafından “The Adam Smith Myth” başlığıyla yayımlanan metnin Türkçe çevirisidir. Metindeki kalın vurgular çevirmen tarafından eklenmiş olup özgün metinde yer almamaktadır.


Kaynak: Murray N. Rothbard, “The Adam Smith Myth,” Mises Institute, 13 Ocak 2006. https://mises.org/mises-daily/adam-smith-myth

 

Notlar:

[i] Das AdamSmithProblem, Adam Smith meselesindeki çok sayıdaki çelişki ve bilmeceden yalnızca birine işaret ediyordu: Ahlaki Duygular Kuramı’ndaki doğal haklar ve laissez-faire görüşleri ile daha sonraki ve belirleyici ölçüde etkili Ulusların Zenginliği’ndeki çok daha ihtiyatlı görüşleri arasındaki büyük uçuruma.


[ii] Profesör Salim Rashad, “Adam Smith’s Acknowledgements” başlıklı aydınlatıcı makalesinde şöyle yazar: “Schumpeter, bunun [kişinin kaynaklarını belirtmemesinin] Smith’in çağındaki uygulama olduğunu söyler. Bu doğru değildir. Ulusların Zenginliği’nde atıfta bulunulan eserlerden bazılarına, örneğin Charles Smith’in Tracts on the Corn-Trade veya John Smith’in Memoirs on Wool adlı eserlerine bakarsak, fikrî borçlarını son derece titizlikle belirttiklerini görürüz. Smith’in çağdaşları arasında Gibbon, kaynak göstermedeki titizliğiyle iyi bilinir ve aynı şey Smith’in döneminin en tanınmış tarım yazarı Arthur Young için de geçerlidir.” Salim Rashad, “Adam Smith’s Acknowledgements: Neo-Plagiarism and the Wealth of Nations,” Journal of Libertarian Studies, 9 (Sonbahar 1990), s. 11.


[iii] Modern Smith revizyonizminin ilk ve en tutarlı örneği, bir yıl önce Emil Kauder tarafından yazılmış iki mükemmel ve aydınlatıcı makalede ortaya çıkmıştı: “Genesis of the Marginal Utility Theory: From Aristotle to the End of the Eighteenth Century,” J. Spengler ve W. Allen (ed.), Essays in Economic Thought (Chicago: Rand McNally and Co., 1960), ss. 277–87; ve “The Retarded Acceptance of the Marginal Utility Theory,” Quarterly Journal of Economics (Kasım 1953), ss. 564–75. Ancak Schumpeter’in revizyonu çok daha etkili oldu.


[iv] Ne yazık ki 1970’lerin ortalarındaki Smith’in iki yüzüncü yıl kutlamalarından bu yana, 1950’lerden önce egemen olan azizleştirici yaklaşımı yeniden tesis etmeye çalışan bir karşı-revizyonist eğilim ortaya çıkmıştır. Aşağıdaki bibliyografik incelememize bakınız.


[v] Smith’in gümrük idaresindeki görevine ilişkin, 1778–90 yılları arasındaki gümrük komiserleri kurulunun el yazması toplantı tutanakları ile Smith’in taşra limanlarındaki gümrük tahsildarlarına yazdığı çok sayıdaki mektubun özgün incelemesine dayanan yeni bir değerlendirme için bkz. Gary M. Anderson, William F. Shughart II ve Robert D. Tollison, “Adam Smith in the Customhouse,” Journal of Political Economy, 93 (Ağustos 1985), ss. 740–59.


[vi] Yabancılaşmaya ilişkin sızlanmalar, Smith’in arkadaşı Adam Ferguson tarafından yazılan etkili Essay on the History of Civil Society (1767) ile başlamıştı. Bununla birlikte benzer bir tema Smith’in 1763 tarihli yayımlanmamış Glasgow derslerinde de yer almıştı. Ferguson’ın etkisi hakkında bkz. M. H. Abrams, Natural Supernaturalism (New York: W. W. Norton, 1971), ss. 220–21, 508.


[vii] Ronald Hamowy’den aktarılmıştır: “Adam Smith, Adam Ferguson, and the Division of Labour,” Economica (Ağustos 1968), s. 253.

Yorumlar


bottom of page