top of page

Olanın ve Olması Gerekenin Ötesinde

2 Eyl
5 dakikada okunur
1992 Yılında Hoppe ve Rothbard'ın Birlikte Çekildiği Bir Fotoğraf


Çevirmenin Notu: Bu makalede Rothbard, Hoppe’nin geliştirdiği argümantasyon etiğini ele almakta ve bu yaklaşımı liberteryen hakların temellendirilmesinde çığır açıcı bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Rothbard’ın burada ele aldığı argümantasyon etiğini ayrıntılı olarak şu yazımızda açıklamıştık: liberteryen.com/post/anti-liberteryenlik-temellendirilebilir-mi



Batı Almanya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne nispeten kısa süre önce göç eden Prof. Hans Hoppe, Amerikan liberteryen hareketine paha biçilmez bir armağan getirdi. Genel olarak siyaset felsefesi, özel olarak da liberteryenizm açısından göz kamaştırıcı bir atılıma imza atarak, skolastiklerin devrinden bu yana felsefenin başına bela olan ve modern liberteryenizmi usandırıcı bir çıkmaza sürükleyen meşhur “olan/olması gereken”, “olgu/değer” ikiliğini aşmayı başardı. Bununla da kalmadı: Hans Hoppe, anarko-kapitalist Lockeçu hakları eşi görülmemiş ölçüde sağlam ve tavizsiz bir biçimde temellendirmeyi başardı. Öyle bir başardı ki benim doğal hukuk/doğal haklar yaklaşımım, onunkiyle kıyaslandığında neredeyse pısırık kalıyor.


Modern liberteryen hareket içinde tatmin edici ölçüde mutlak liberteryen sonuçlara yalnızca doğal hakları savunan liberteryenler ulaşabilmiştir. “Sonuçsalcıların” farklı kanatları, ister duygucular, ister faydacılar, ister Stirnerciler, isterse başka ne adla anılırlarsa anılsınlar, dikiş yerlerinden patlama eğilimi göstermişlerdir. Nihayetinde kesin bir karara varmak için sonuçların ortaya çıkmasını beklemek gerekiyorsa, akla gelebilecek her durumda özgürlük ve özel mülkiyetten yana tutarlı ve tavizsiz bir tutum benimsemek pek mümkün değildir.


Hans Hoppe, doğal hukuk geleneğinde değil, modern felsefe geleneğinde (onun durumunda Kantçı gelenekte) yetişti ve Frankfurt Üniversitesinden felsefe doktorasını aldı. Ardından “ikinci doktorası”, yani habilitasyon derecesi için iktisat felsefesi üzerine bir tez hazırlamaya yöneldi. Bu süreçte Ludwig von Mises’in ve onun “praksiyolojik” yaklaşımının yanı sıra, Mises’in bu yaklaşım üzerine kurduğu ve apaçık aksiyomlardan mantıksal olarak türetilen mutlak sonuçlara ulaşan iktisat teorisi sisteminin de ateşli ve sadık bir takipçisi oldu.


Hans, son derece üretken ve yaratıcı bir praksiyolog olduğunu kanıtladı. Bunun nedenlerinden biri (bildiğim kadarıyla) praksiyoloji öğretisine başlangıçta iktisattan değil felsefeden hareketle ulaşan tek praksiyolog olmasıdır. Dolayısıyla bu çalışmaya kendine özgü bir felsefi donanımla yaklaşmaktadır.


Hoppe’nin en önemli atılımı, standart praksiyolojik aksiyomlardan (ör. her insanın eylemde bulunduğu, yani amaçlarına ulaşmak için araçlar kullandığı aksiyomundan) hareket edip şaşırtıcı biçimde tavizsiz bir anarko-Lockeçu siyasal etiğe ulaşmasıdır. Otuz yılı aşkın bir süredir iktisat camiasına iktisatçıların yalnızca değer yargılarından bağımsız iktisattan hareketle herhangi bir politika önerisine (örneğin devletin X’i yapması ya da Y’yi yapmaması gerektiği yönündeki bir öneriye) ulaşamayacaklarını anlatıp duruyorum.


Uzun zamandır savunduğum üzere, iktisatçıların bir politika önerisine varabilmek için bir tür etik sistem ortaya koymaları gerekir. Modern “refah iktisadının” bütün kollarının tam da bunu yapmaya çalıştığına dikkat edin: Bir yandan “bilimsel”, dolayısıyla değer yargılarından bağımsız kalmayı sürdürmek, öte yandan da pek sevdikleri türlü politika önerilerinde bulunmak. (Çünkü çoğu iktisatçı, bir noktada matematiksel modellerinin ötesine geçmek ve siyasal açıdan anlamlı sonuçlara ulaşmak ister.) Çoğu iktisatçı, bunun “bilimsel” statüsüne gölge düşüreceğine inandığı için, bir etik sistem ya da ilkeyle yakalanmaktansa ölmeyi yeğler.


Ne var ki Hans Hoppe, hayret verici ve olağanüstü bir biçimde beni haksız çıkardı. Apaçık aksiyomlardan anarko-Lockeçu bir haklar etiği türetti. Üstelik bununla da kalmadı: Tıpkı eylem aksiyomunun kendisinde olduğu gibi, kişinin anarko-Lockeçu haklar etiğini kendi kendisiyle çelişmeden ve kendi iddiasını çürütmeden inkâr etmesinin ya da reddetmesinin imkânsız olduğunu gösterdi.


Başka bir deyişle Hans Hoppe, Misesçilerin praksiyolojide, Aristotelesçi Randcıların ise metafizikte aşina oldukları “katı aksiyomatik” diyebileceğimiz şeyi siyasal etiğe taşıdı. Misesçi eylem aksiyomunu (herkesin eylemde bulunduğunu) inkâr etmek kişinin kendi kendisiyle çelişmesi, dolayısıyla kendi iddiasını çürütmesi demektir; zira onu inkâr etme girişiminin kendisi de bir eylemdir. Randçı bilinç aksiyomunu inkâr etmek de aynı şekilde kişinin kendi kendisiyle çelişmesi ve kendi iddiasını çürütmesi demektir; zira bu inkâr girişiminde bulunan bir bilincin var olması gerekir. Çünkü bir kimse bir önermeyi kullanmadan onu inkâr etmeye teşebbüs edemiyorsa, yalnızca içinden çıkılmaz bir çelişkiye düşmekle kalmaz; aynı zamanda o önermeye aksiyom statüsü tanımış olur.


“Hans Hoppe, hayret verici ve olağanüstü bir biçimde beni haksız çıkardı.”Murray N. Rothbard

Hoppe, ünlü Alman neo-Marksist filozof Jürgen Habermas’ın öğrencisiydi ve siyasal etiğe yaklaşımını Habermas ile Apel’in “argümantasyon etiği” kavramına dayandırmaktadır. Bu teoriye göre, bir argüman ileri sürme, bir okuru ya da dinleyiciyi ikna etmeye çalışma olgusunun kendisi belirli etik ilkeleri (örneğin bir argümandaki geçerli noktaları kabul etmeyi) zorunlu olarak içerir. Kısacası olgu/değer ikiliği aşılabilir: Olguların araştırılması, mantıksal olarak belirli değerleri veya etik ilkeleri benimsememizi gerektirir.


Son zamanlarda pek çok liberteryen kuramcı bu tür bir etikle ilgilenmeye başladı. Bunlar arasında Belçikalı anarşist hukuk kuramcısı Frank van Dun ile Britanyalı Popperci Jeremy Shearmur da bulunmaktadır. Fakat onlarınki “yumuşak” bir argümantasyon etiğidir; çünkü bir kimsenin argümanı ya da diyaloğu sürdürmeyi neden istemesi gerektiği sorusu her zaman ortaya atılabilir. Hoppe ise tartışmaya katı, aksiyomatik ve praksiyolojik bir açılım getirerek bunun çok ötesine geçmiştir.


Hoppe’nin asıl ilgilendiği şey, argümanı sürdürmekten ziyade, her türlü argümanın (elbette anarko-Lockeçu görüşe karşı ileri sürülenler de dâhil) hem argümanı ileri sürenin hem de onu dinleyenlerin kendi bedenleri üzerindeki mülkiyetini ve ayrıca onların hayatta kalıp argümanı dinleyebilmesi ve sürdürebilmesi için sahipsiz malları ilk kullanım yoluyla mülk edinme (homestead) hakkını zorunlu olarak varsaydığını göstermektir.


Hoppe’nin teorisi bir bakıma, Gewirth ile Pilon’un (ilki bir liberal, ikincisi ise minarşist bir liberteryendir) şu düşünceyi savunmaya çalıştıkları büyüleyici Gewirth-Pilon argümanına benzer: X’in eylemde bulunması, onun böyle bir eylemde bulunma hakkına sahip olduğunu ileri sürdüğünü gösterir (buraya kadar gayet iyi!) ve X, aynı hakkı diğer herkese de zımnen tanımış olur. Ne var ki liberteryenlerin ruhunu okşayan ve eyleme yaptığı vurgu bakımından praksiyolojiye benzeyen bu sonuç maalesef ayakta kalamadı. Zira doğal haklar filozofu Henry Veatch’in Gewirth eleştirisinde belirttiği gibi, X başkalarının haklarını neden tanımak zorunda olsun? Hoppe, anarko-Lockeçu olmayanların argümanlarının kendi kendileriyle çeliştiğini vurgulayarak, bir etiğin bütün insanlığa genellenmesine ilişkin kadim sorunu çözmüştür.


Bununla birlikte Hoppe, gerçekten yeni bir teori ortaya koyarak (siyaset felsefesinin uzun tarihi düşünüldüğünde, bu başlı başına hayranlık uyandırıcıdır) liberteryen kamptaki bütün yerleşik entelektüel çevreleri gücendirme tehlikesiyle yüz yüzedir. Değer yargılarından bağımsızlık korunmuş olduğu için sevinmeleri gereken faydacılar, Hoppe’nin savunduğu hakların doğal haklardan bile daha mutlakçı ve “dogmatik” olduğunu görünce dehşete kapılacaklardır. Doğal haklar savunucuları ise bu “dogmatizmden” memnun olsalar da şeylerin genel doğasına dayanmayan bir etiği kabul etmek istemeyeceklerdir.


Randcılar özellikle rahatsız olacaklardır; çünkü Hoppe’nin sistemi de (tıpkı Mises’inki gibi) şeytani Immanuel Kant’a ve onun “sentetik a priori” kavramına dayanmaktadır. Bununla birlikte Randçıları şu bilgi biraz yatıştırabilir: Hoppe, Kant’ı Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olan idealist yorumun aksine, son derece gerçekçi bir Aristotelesçi olarak yorumlayan, matematikçi Paul Lorenzen önderliğindeki bir grup Alman Kantçıdan etkilenmiştir.


Ben bir doğal haklar savunucusu olarak burada gerçek bir çelişki görmüyorum. Birinin neden aynı anda hem doğal haklar etiğini hem de Hoppe’nin haklar etiğini benimseyemeyeceğini de anlamıyorum. Ne de olsa her iki haklar etiği de, Kantçılığın gerçekçi yorumu gibi, gerçekliğin doğasına dayanmaktadır. Doğal hukuk, liberteryenizmden ayrı bir kişisel ve toplumsal etik de sunar; bu, Hoppe’nin ilgilenmediği bir alandır.


Hoppe ve diğer liberteryen filozoflar için gelecekteki bir araştırma programı, (a) aksiyomatiğin etiğin diğer alanlarına ne ölçüde genişletilebileceğini ya da (b) bu aksiyomatiğin standart doğal hukuk yaklaşımıyla bütünleştirilip bütünleştirilemeyeceğini ve bütünleştirilebilirse bunun nasıl yapılabileceğini araştırmak olabilir. Bu sorular son derece ilgi çekici felsefi imkânlar sunmaktadır. Hoppe, Amerikan liberteryen hareketini onlarca yıldır süren kısır tartışma ve çıkmazdan kurtarmış ve liberteryen düşüncenin gelecekteki gelişimi için bize bir yol açmıştır.



Yazar: Murray Rothbard

Çevirmen: Furkan Yelgen

2 Yorum


Erdi Serdar da yıllar önce tercüme etmişti.

https://www.misesenstitusu.com/post/olan-ve-olmasi-gereken

Beğen
Şu kişiye cevap veriliyor:

Evet, maalesef sonradan öğrendim.

Beğen
bottom of page